Yıl olmuş 2012 hala tek etkinlik piknik

Başlığa bakıp lütfen tepki vermeyin. Piknik de güzel tabi ama piknikle olmuyor bu işler. Özellikle üretim yapan şirletlerin vazgeçilmezidir Bahar Piknikleri.

Ben de çok severim piknik kültürünü bunun sebebi sanırım çok sevgili annem. Ben küçükken her daim hazırdı piknik sepetimiz evde daraldı mi bizi toparlar alır Florya Atatürk Ormanı’na götürürdü. O zamanlar oralar 2 ayaklı canavarlar tarafından gasp edilmiş değildi gayet nezih, temiz bir ormandı. Yani benim piknikle bir alıp veremediğim yok. Fakat gel gelelim bütün bir yıl işçisinin suratına bakmayan, üretim işçilerinin birinin dahi adını bilmeyen, bir defa bile İK yöneticisini yanına çağırıp da üretimde çalışanların durumu nedir,  bizden memnunlar mı, evlerinde belirgin sıkıntısı olan var mı demeyip de piknik ile serçe parmak dostluğu kurup halay çeken işveren bizimle değilsin.

Erkenden toplanılır eşler çoluk çombalak serbesttir millet her şeye rağmen mutludur gidilir pikniğe. Standart bir döner takılır ortaya şirketin toraman aşçısı ter içinde dönerin başında işçiler sıraya girmiş ellerinde bir plastik tabak.  Sonra yine herkes şirkette kiminle yemek yiyorsa yine onlarla bir arada oturur yer  4 ila 5 parça dönerini, o sırada patron gelir muhtemel yanında çocuğu ya da eşi olur. Asla ikisi birden olmaz biri yeterlidir çünkü. Karnını doyurmaya çalışan işçi bir doğrulmaya hatta ayağa kalkmaya yeltenir patronumuz sırtını sıvazlar ‘otur canım ‘ der ‘afiyet olsun’ Birinin adını bilmiyorsanız Canım en güzel hitap şeklidir. Sonra yemek biter herkes plastik tabaklarını atar kenara yığılmış büyük mavi poşete. Sonra saat gonk der ve halay başlar.  Herkes bir keyif içinde,  patron halay başı.  Patron daha 3. ayakta kalbini tutarak oturur yoruldu çünkü sonra da  sessizce  gider. İşçiler mutlu, hayat güzel, patron da iyi adam Allah için…

Pazartesi olur herkes tam motivasyon fabrikaya gelir. Patron kapıdan girer halay arkadaşının yüzüne bakmadan geçer gider. Hadi canım piknik bitti, uyan artık ve işine dön!

Geçti bu devirler artık piknik&halay ikilisine yol vereli çok oldu. Hadi düşünün daha yaratıcı daha uzun vadede mutlu edici bir şeyleri siz de bulabilirsiniz ;) Bu arada siz yine piknik yapın ama başka şeyleri ihmal etmeden…

 

 

Benim adım, mesleğim, onurum, haysiyetim yok sen bana kısaca GAY de!

Her şey bundan yaklaşık 5-6 ay önce en sevdiğim ama mesafeler sebebi ile fazla bir araya gelemediğim bir arkadaşımın telefonda bir şey anlatmak isterken kıvranmasıyla başladı.

Bir gece önce defalarca aramama rağmen bana geri dönmedi ve hemen her akşam beni arıyor olmasına rağmen beni aramadı. Ertesi sabah telefonda konuşurken bir önceki akşam için özür diledi ve arkadaşlarının biri ile tanıştırdığını ve gece boyu müsait olamadığını söyledi.

Uzun zamandır bitmiş bir aşkın acısı ile boğuştuğu için bu haber hoşuma gitmişti. Önceki ilişkisine şahit olamamıştım bittikten sonra hayatıma girdi ve ben sadece onun anlattıklarını biliyordum. Fazlaca yıpranmış, acı çekmiş olduğu kesindi ve gönlüne yeniden bir Kızın girecek olması beni mutlu etmişti. Hemen sitemi bir kenara bırakıp tamam dedim boşver anlat kimin nesi, kaç yaşında, güzel mi, neler yaptınız, kızın adı ne?  Ben bu soruları sordukça o önce bir şey açıklayacağını sonra detayları anlatacağını söylüyordu. Ben ise inat ve ısrarla bari kızın adı ne onu söyle diyorum diyince ‘tamam Gülsün hazırsan başlıyorum’ dedi. Hiçbir anlam veremiyordum. Merak birazda heyecanla sessizce telefonun öteki ucunda bekliyorum. Birkaç dakika olsa gerek sustuk ki bu telefonun ucunda olunca inanın çok uzun bir süre… Nefes alıp verişleri hızlandı, ucu başı belli olmayan birkaç saçma cümle kurdu, gereksiz güldü ve sonra o ana kadar hiç duymadığım kadar tiz ve ürkek bir sesle ‘Ben dün gece bir kızla tanışmadım’ dedi. Peki dedim sadece ama hala hiçbir şey anlayabilmiş değildim. O kadar aşk acısı ve onu yarım bırakan kızın hikayesini dinledim ki… O zaman dedim…? ‘Ben dün gece bir erkekle tanıştım çünkü ben gayim, eşcinselim ya da ibne de diyebilirsin’ dedi. Arkadaşlığımıza dair en zor anımı yaşıyordum. Bunu benden gizlemesi ya da söylerken bu kadar acı çekmesini sağlayacak bir şey mi yaptım diye düşünürken bir yandan kırık dökük aşk hikayesi geldi gözümün önüne… Demek ki o da bir erkekti. Acısını anlatırken bile yalana dolana mecbur kalmış. Bir kare fotoğraf görmek istediğimiz zaman ki tepkisini düşündüm. Belli ki yabancı bir kızın fotoğrafını  ‘işte O’ diye gösteremeyecek kadar derin sevmiş diye düşündüm. Ve benim bu denli yakın ilişki içinde olduğum ilk eşcinsel arkadaşım hayatıma girmiş oldu. O dakikadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı geçmişe inat her derdini anlatıp, rahatlayabilmesi için kapılarımı ardına kadar açtım ona. Artık acısını da, mutluluğunu da, öfkesini sevgisini de ilk anlattığı kişi benim.

O dönemlerde başladım eşcinsellerle ilgilenmeye. Öncelikli konum çalışma hayatlarında ki yerleri tabi böyle bir yer varsa… Kaçı yönelimini açıklayabiliyor, kaçı her gününün en az 10 saatini bir başkası gibi geçirmek zorunda.

Zamanında acaba dediğim arkadaşlarımın hayatlarını kendi içimde sorgulamaya başladım. Eski işlerimin birinde çok genç bir mali işler asistanını işe almış uzman arkadaşının yanında konumlandırmıştık. Kısa zamanda çok yakın arkadaş oldular. Uzman arkadaş evli ve bir çocuk babasıydı. Akşamları iş çıkışı maça gidiyorlardı, arada öğle yemeklerini dışarda yiyorlardı, uzman bildiği her şeyi genç asistanına öğretmekten kaçınmıyordu. Bir akşam ikisi yine birlikte çıktılar uzman arkadaşın evine yemeğe davetliler –yengenle tanış, yeğenini gör muhabbeti ertesi sabah asistan işe geldiğinde bütün gece uyumamış hatta bütün gece ağlamış gibiydi. Günaydını dahi duymadan masasına oturdu ve öğlen yemeğinden döndüğümde masamda istifa mektubunu buldum. Ne bana, ne uzmana ne de başka birine hiçbir bilgi bırakmadan gitti ve ne yapsak ulaşamadık. Bakışlarında, gülümsemesinde, naifliğinde, O’na yani sevdiği adama bakarken ki aşkı çok geç görebilmiştim. Her şeye dayanan için için yaşadığı sevgisini belki aşkını, sevdiği adamı, karısının kollarında görmeye tahammül edemedi belli ki… Bundan 6 ay kadar sonra asistanı Taksim’de hayatındaki yeni adamla gördüğüm zaman taşları iyice oturtmuştum yerine.

Artık duygusal hayatlarını bir kenara bıraktım çünkü olayı çok benimsedim ve hazmettim. Hayatlarını kısmen de olsa anlayabiliyorum, saygı duyuyorum ve merak ediyorum.

Çalıştığınız firmalarda durum ne?

Kaç kişi bunu açıklayabiliyor?

Kaç kurum bunu içselleştiriyor?

Ya da

Bu sebeple işten kovulan, hakarete mağruz kalan?

Lütfen maillerinizi benimle paylaşın. Bu konuda fark yaratan bir İK’cı olma hedefimde desteğinizi ve bilgilerinizi bana ulaştırın. Bu arada lütfen başlık kısmına takılmayalım.

Bu bir eşcinsellik konusudur pek tabi.

Teşekkür ederim.

gulsun@ikburada.com

 

 

Naz yapma STAJ YAP!

Okul hayatının sonları iş hayatının başlangıcı arasında sıkışıp kalmış o enteresan staj günlerim J

Sabah uyumak, bütün gün aylaklık yapmak ya da upuzun bir yaz tatili gibi bir alternatif  varken, haybeye staj dosyanı imzalayacak bir tanıdık da bulmuşken neden gidip staj yapayım ki… diye düşünürken kendimi ilk staj yaptığım şirketin fotokopi makinasının başında buldum!

Ömrümün en yalnız en aciz sabahına uyanmıştım. Ufo’ dan ceza alıp dünyaya mahkum edilmiş bir uzaylı gibi gözlerimi kocaman açmış bakınırken  o ses ‘hey dünyalı şu fotokopiyi çek bakalım’

Gerçeklerin yüzüme tokat gibi vurduğu andır. Hey sen şu dakikadan itibaren bütün vazifen ofis çalışanlarının fax, fotokopi, getir-götür, çay, kahve işlerini yapmak.  Vazife ihmalinin cezası ağırdır. Bu işleri sakın küçümseme bu işler stajyerliğin şanındandır.  Kaçış yok!

İlk birkaç gün zorlasam da çabuk uyum sağladığımı hatırlıyorum. Üstelik pek de yukarıda bahsettiğim gibi devam etmedi süreç gayet verimli, keyifli günler başlamıştı benim için. Zorunlu staj süremi tamamladıktan sonra karşılıklı karar vererek stajı 2 ay daha uzattık.  Rotasyonla departmanın tüm süreçlerinde kısa süreli yer aldım. Hatta ilk ciddi iş deneyimimi kazanmaya başladığı günlerdir staj günleri…

Şimdi tam da bu staj günlerinde yoğun stajyer alıyorum işyerimize hatta teklifi sunup kendi departmanımızda da bir stajyer istihdamına karar verdim. İşin kısası şu ki sevgili öğrenci arkadaşlarım staj denen mevzuyu ciddiye alalım. Artık firmalar da çok önemsiyor bu konuyu. Bir çok yenilikçi ve kurumsal firma staj ve yetenek havuzu konusunda ciddi departmanlar kurdu ve bu konuyu önemli bütçe ve iş gücü ayırarak henüz deneyimsiz ama kurum içi fark yaratacağına inandığı genç yetenekleri elinde tutmaya çalışıyor.

Garanti Bankası’nın Talent Camp

Avea’nın Kırmızı Kuşak Aveamasters’ı

Turkcell’in Paf Takımı’nın yanı sıra daha bir çok kurumun önceliği halinde.

Bu yaz kendinize ve geleceğinize dair iyi bir şey yapın, Staj yapın ciddiye alarak, önemseyerek, severek, inanarak… Kariyer bankanıza ilk ciddi yatırımı yapmaya bu yaz başlayın ;)

Sevgilerimle,

 

Kusursuzluk huzursuzluk yapar; işte de evde de…

Aynı anda yemek yapan hatta yemek yiyen, çocukla ilgilenen, evdeki adamın telefonda kiminle konuştuğunu dinleyen, bir yandan televizyonda ki kadının selülitlerini kesen, faturaların ödenip ödenmediğini düşünen, ertesi günkü toplantı gündemini düşünen, bir yandan da telefonda dedikodu yapan mucizevi varlığın adı KADIN’dır efendim :)

 

Bazen zihnimden geçenlerden yorulduğumu ya da telefonda kızlarla 1500. dakikaya girdiğimi fark ettiğim anda beynimdeki cozurdamayı hissedebiliyorum. Hep bir hareket, hep bir koşturma, hep bir son dakikaya kalmışlık hissiyatı, hep bir ‘neden ben’ ruh hali içinde oradan oraya koşturup duruyoruz. Evde bir dünya iş, ofisler zaten her daim kargaşa, birde devamlı karşıdan seni her an yiyip yutmaya hazır o kadın!

Ne zaman baksam monitörün üzerinden bana dikilmiş gözlerini yakalıyorum. Ne ara işini yapıyor bu kadın bilmem üstelik gayette başarılı her daim yönetimin gözdesi olmayı başarıyor. Peki bunu tüm gün beni dikizlemesine rağmen nasıl beceriyor?

 

Neden toplantı öncesi aklımdan geçen muhteşem fikirleri bir defa olsun için içimde tutmayı başaramıyorum. Çok mu zor? Her defasında kapı önünde sigara içerken kafamdakini birine yumurtluyorum ve hooop toplantıda bir anda birisi benden önce atlayıp fikri satıveriyor?

 

Peki, ben neden bu koridorda O’nun gibi yürüyemiyorum. Oysa bende çok güzelim ve ondan daha şık giyiniyorum? Herkese güler yüzlü olmama rağmen neden insanlar O’na daha çok sevgi gösteriyor?

 

Benim kocam neden diğerlerinin ki gibi adı sanı duyulmuş bir firmanın Üst Düzey Yöneticisi (!) değil?

 

Ya ben tüm bunlarla boğuşurken çocuğumu hayal ettiğim gibi yetiştiremezsem? Ya hayal ettiğim koleje puanı yetmezse, ya yeteri kadar İngilizce konuşamazsa, ya hem piyano çalıp hem havada 13432 takla atamazsa……

 

Gördüğünüz gibi işimiz zor ;)

 

Kukuzia… Zeynep’in pazarlamasını yapmaya çalıştığı parfümün adı. Aynı zamanda Laleli’de bir pavyon! Sona yaklaşan bir şirket, küçülme kararı almış Zeynep’in kurtulma şansı yok, bu parfümün satışlarını patlatmak zorunda. Ama bunun satmaması için sadece adı bile yeterli. Kukuzia!

Patronla kırıştıran tehlikeli rakip, kendini Levent’te ki plazalara zincirleyen çevreci bir koca ve tüm hayatına bir proje kendini de o projenin yöneticisi gibi gören bi’çare Zeynep!

Yaklaşık 250 sayfalık 2. Baskıya hazırlanan çok keyifli bir kitap okudum. Aslında bizim gibilerin hayatına bir ayna tutuyorsunuz ve sonra önünde upuzun bir kortej yürütüyorsunuz. Her bir adımda aynada yeni bir surat beliriyor. Kortej bittiğinde aynaya yansıyanlar yanyana diziliyor ve bir hayat çıkıyor ortaya. Hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz. Başka yerlerde, başka partnerlerle, başka anne-baba-çocuklarla… Ama aynada bıraktığımız sima ardımızdan gelenin bir adım öncesi oluyor hep… Asla değişmiyor. Senin dün yaşadıklarını ben bugün yaşıyorum arkadamdan gelen de yarın yaşayacak.

Eğer bu aralar senden, benden, bizden bir kitap okumak isterseniz. Yonca ELDENER’in kitabı Eş İşten Geçmeden’i bir okuyun derim. Ne EŞ’İ işten ne İŞ’İ eşten geçirmeden bir silkelenmek ben ne yapıyorum demek için keyifli bir vesile olur size…

 

…. Paradan çok akıl ve gönülle güç elde etmek… FC Barcelona

Uzunca bir süredir aynı kitabı dolaştırıyorum elimde. Evde, yolda, orada, burada devamlı karıştırıyorum. Kalın kapaklı ciltli birazda büyücek bir kitap olmasına rağmen taşıyorum yanımda. Bir defa okuduktan sonra şimdide aralardan seçe seçe üzerinden geçiyorum.

Ali Saydam’ın son kitabı. Türkiye’de İletişimin Elkitabı 1 Vazgeçmek Özgürlüktür. 

Aralık 2011′de Remzi Kitabevi’nden çıkan kitabın ilk önce kalın sarı kapağı ve iri puntolarla yazılmış adı etkiledi beni. Sonra da okumaya karar verdim iyiki de vermişim. Uzun zamandır okuduklarım içinde en iyiler arasında kesinlikle.

İçinden paylaşılacak bir sürü yazı çıkardım. Hem doğrudan alıntılar hem de çok beğenip etkisinde kalarak üzerine kendi fikirlerimi yazdığım yazılar oldu yayımlayacağım. Özellikle Kaynaktan Kıymete İnsan kısmı tekrar tekrar okuduğum, içinde parlak fikirlere rastladığım en önemli bölümdü benim için. Bu aralar hem bilgi edineceğim hem de akıcı şöyle su gibi okuyacağım bir kitap arıyorum diyenlere kesinlikle tavsiye ederim.  Ben bu kitabın peşi sıra Ali Saydam’ın diğer iki kitabı Algılama Yönetimi ve Eş ve Müşteri Nasıl Kaybedilir? kitaplarını okumayı planlıyorum. Şimdi size bu kitaptan özellikle çok sevdiğim ve hatta bugün tekrar okuyup ardından videosunu da izlediğim bir bölümü yine video ile birlikte paylaşmak istiyorum.

Ali Saydam’ın ve yayınevinin müsaadesiyle metni aynen paylaşmak istiyorum.

Bu filmi tüm liderler ve yöneticiler izlemeli 

Aşağıdaki notu bütün şirket yöneticilerinin, siyasi parti kadrolarının, kurumsallaşma yolunda gelişmek isteyen herkesin okumasında, verilen adresteki videoyu izlemesinde çok büyük fayda var…

Barcelona sadece bir futbol takımı değildir. Bür dünya görüşü, bir felsefi yaklaşımdır. Böyle bir dünya görüşünün Katalonya’dan çıkmasına şaşmamak gerekir. İnsan o bölgeyi ve takımı biraz yakından izledikten sonra aradaki bağlantıyı hemen kuruverir.

Türk Hava Yolları’ndaki iletişim çalışmalarını hayranlıkla izlediğim Serdar Öztürk’ün büyük bir olasılıkla pek çok kişiye gönderdiğie-posta mesajını burada paylaşmakta sakınca görmüyorum.

Markalar sevenlerine sadece satın aldıkları saniyelere yerleştirdikleri reklam filmleri ile ulaşmamalı…” diyor Öztürk ve devam ediyor; ”Onlarla heyecanlarını, arzularını, hayallerini paylaşmalı… Bu filmde biz bunu yapmaya çalıştık. İnandığımız ve bir parçası olmaktan gurur duyduğumuz FC Barcelona ruhunu ve başarı hikayesini samimi bir dille, çok özel bir belgesele imza atarak sevenleriyle, sevenlerimizle paylaşmak istedik.’

Serdar Öztürk’ün sözünü ettiği 7 dakika 10 saniyelik filmde küçük yaşta Barcelona’ya girip orada uzun yıllar futbol oynadıktan sonra kariyerini Johan Cruyff’ün yardımcısı olarak sürdüren Carles Rexach’ın başarı öyküsü kendi sesinden anlatılıyor.

Charly olarak da anılan futbol adamı, başarının zirvesini Barcelona’nın altyapısından yetiştirdiği olağanüstü futbolcularla sürdürüyor. Çocuk denecek yaşta seçilip yetiştirilen futbolcuların arasında yakaladıkları dostluk ve anlayış kulübün inşa ettiği sağlam bağlar ve güven ilişkisi Barca duygularının onları zaferden zafere taşıması, tesadüf değil..

Başdöndürücü transfer tekliflerinin bu futbolcuları tahrik edememesinin sağlam, derin nedenleri var… Takımın yarısını oluşturan dünya çapındaki futbolcuları büyük paraları bastırıp oradan buradan devşirmeyen Barca onları La Masia adını verdikleri tesislerde Charly’nin yönetiminde futbol sahnesine hazırlamış. Liste çok kabarık ; Guardiola, Puyol, Xavi, Iniesta, Valdes, Pique, Bojan, Pedro, Busquets… Aralarına 12 yaşındayken katılan cılız çocuğu önce yardımcı antrenörlerin gözü tutmamış. Ancak Charly onu gördüğünde iki saniye içinde ne tür bir kabiliyet olduğunu anladım ve kendisi ve babasıyla kağıt peçeteye karalayarak o tarihi anlaşmayı imzaladım… diyor

 

O cılız çocuğun adını bugün bütün dünya ezbere biliyor. Lionel Andres Messi! Bugün dünyanın en pahalı, en başarılı, en ahlaklı futbolcusu olarak kabul edilen Messi.

Barcelona’nın sponsoru THY bu filmin arkasındaki destekçi marka. Öztürk e-postasını şu cümle ile bitirmiş; ‘Bu film, Turkish Airlines’ın dünyadaki futbol romantiklerine armağanıdır.’

Filmi bir futbol destanının öyküsü olarak izlerseniz yazık olur. Bir Akdeniz ülkesinde başarının anahtarıyla ilgili ipuçları elde etmek için izleyiniz. Vahşi kapitalizmin içinde vahşi olmadan insani değerleri kaybetmeden, vahşi kapitalizmin bastır parayı al starları şampiyon ol anlayışının nasıl alt edilebileceğini öğrenmek ve siyasi iletişim ve konumlama adına bireysel iletişim adına dersler çıkarmadan, paradan çok akıl ve gönülle güç elde etmeyi öğrenmek için izleyiniz.

Ali Saydam/Türkiye’de İletişimin Elkitabı1

 

http://www.youtube.com/watch?v=nmjVJmhJbqo

 

 

Neydi bizi bir ölüden bile intikam alma hissi yaşatacak kadar acımasız kılan?

Hayatım güzel, keyifli, küçük aksaklıklar dışında sevgi dolu, huzur dolu, çok sağlıklı bir aile içinde tüm bunlara haiz bir yaşam sürmekte olduğum için şükrederek uyandığım bir sabahtı dün sabahtı yine…

Ta ki Meral Okay’ın ölüm haberini alana dek. Garip bir şekilde bazen hiç görmediğiniz insanlarla derin gönül bağları kurarsınız kendi içinizde… Meral Abla’da bunlardandır. Ama ben gidip, görüp, tanışma şansı bulduğum için şanslıydım.

Üzüldüm, çok üzüldüm. Son zamanlarda beni en çok üzen haberlerden biriydi bu haber.

Ölüme üzüldük, yetmedi ardından yazılanlar üzdü. Ve sordum kendime ne zaman bu denli insanlıktan çıktık, neydi zorumuz?

Neydi bizi bir ölüden bile intikam alma hissi yaşatacak kadar acımasız kılan?

Çok acı, çok yazık. O kadının yüreğinden, eminim ki kimse için geçemezdi böylesi bir kin, böylesi bir nefret.

Üzüldük.

Sevdiğinle, aşkınla Yaman’ınla sonsuzlukta çok mutlu ol.

 

 

 

 

 

 

Bu konu hakkında bana en çok dokunan yazıdan küçücük bir bölümle bu kısacık yazıma nokta koymak istiyorum.

Onu yobaz bir tarih zihniyetinin ateşine atanlar, canıyla uğraşırken canını yakanlar, ardından “O kadın öldü” diye haber yazanlar mı?
Muhtemelen onlar için hayat, “ağır ve uzun bir şey” olacak.
“İnsanları dinden soğutma” diye bir suç varsa, bunun cezası ahrette boyunlarına asılacak ve belki de Tanrı onları bu yaftayla karşılayacak. 
* * *
Meral gibi yazamayan, tarihe meydan okuyamayan, kabaramayan kel Fatmalar! 
Siz, “Ölülerinizi hayırla yad ediniz” buyruğunu dahi çiğneyecek kadar kindar, bir o kadar çirkinsiniz; yuh olsun!
Sevgiyle uğurladığımız “O kadın”, “yine güzel, yine çiçek…”
Hamdolsun!
Can Dündar/10.04.2102/Milliyet

 

Bi sohbet edip geldik, pek iyi oldu :)

Bu akşam Genç İk’dan Simge Sezer moderatörlüğünde #iksohbeti hashtag’i altında twitter üzerinden çok hoş bir sohbet gerçekleştirdik. İk çalışanları, ik’da çalışmayı hedefleyenler kısaca konu ile ilgisi olan bu sohbetten haberi olanlar oradaydı.

Konumuz ‘işe alım’dı… Faydalı, zevkli ve de yeni arkadaşlıklara, paylaşımlara vesile olan keyifli 1 saatti.

Konuyla ilgilenenleri haftaya bekleriz… Nedir bu kısmı için ise buyrun efendim ;

Ben de blogumun Patronuyum! Heheytt!

Bu yazı zaman zaman birbirinden kopacak, saçmalayacak ama en sonunda yine asıl konuya dönerek noktalanacak.

Bu yazımın ilk bölümlerini kafayı takmış olduğum patronlara

Bu yazının ikinci bölümünü Kariyer.net’e

Bu yazının üçüncü bölümünü bu yazıyı okumasını umut ettiğim Uğur Aydın’a ithaf ediyorum.

 

Sevgili Patron Bey

Sevmeye çalıştıkça kendilerinden tiksindiren o kahrolası zihniyetten sıyrılamayan, kendini evrenin sonsuz hakimi zanneden o ufak insancıklar çok sevdiğim patronlar (yine diyorum o azınlık hani bize umut olan azınlık sana lafım yok, iyiki varsınız ama neden bu kadar azsınız) Malum günlerim görüşmelerle geçiyor nerelerle görüştüğümü sanırım Arçelik dışında paylaşmadım. Ama bugün dibine kadar paylaşacağım. Cuma akşam saatlerinde telefonum çaldı, kariyer.net üzerinden yaptığım bir başvuru üzerine görüşmeye davet ediliyordum. İnsan Kaynakları ve İdari İşler Müdürlüğü!

İlanları ciddi anlamda okumadan başvuru yapmıyorum. Müdürlük ilanlarına ise başvurmuyorum. Ama bu ilanın iştanımı müdürlük değil uzmanlığı tarif ediyordu. Zaten müdür de aradıklarına göre belli ki yeni bir  İK oluşumu var diye başvurmuştum. Firmayı da google’da aratınca eli yüzü düzgün sonuçlar çıktı. Ertesi gün de arandım zaten. Pazartesi saat 11:00 olarak randevu bilgileri benimle paylaşıldı. Bu sabah erkenden çıktım,gittim görüşmeye. Neyse ara tara buldum şirketi! Kapıdan girdim son derece ciddiyetsiz bir ortam ve görüşme için bekleyen bir kızcağız (20) annesiyle gelmiş orada bekliyor. Saat 10:00 randevusu… Benim de görüşmeme 10 dakika var bende oturdum bekliyorum. Her arayana offlayarak cevap veren sarışın olmanın dibine vurmuş bir sekreterle karşı karşıyayız. Şirketin konumu ve girer girmez karşılayan ortam elimde olmadan girer girmez itti beni, daha ne olup bittiğini anlamadan arkadaşım Serhat’a mesaj attım. ‘Geldim ama ben burada çalışamam ayıp olmasın diye görüşeceğim’ dedim. Saat 11 olduğunda arkadamda ki genç kız söylenmeye başladı.

Tekrar arar mısınız? 1 Saat oldu, gelmeyecekse gideyim’ Ben bu cümleyi duyana kadar beyefendinin (!) başka bir iş görüşmesi yaptığını ve bu görüşmenin uzadığını düşünüyordum. Meğerse kendileri henüz şirkete teşrif etmemişler. Peki, olur insanlık hali malum İstanbul ters, zor şehir hemen sinirlenmemek lazım. Neyse ekstra sarışın sekreterimiz patronunu yeniden aradı önce birkaç defa meşgule atıp 10 dakika sonra geri döndü. Hastanedeyim 15 dakika sonra çıkıyorum cevabını alınca. Hee dedim tamam kızım sakin, hastalık bu bekle, ayıp olmasın. Derken 15 dakika sonra diğer kızcağızın israrı ile beyefendi (!) yine arandı. Kendisi en erken 15 dakika sonra çıkabileceğini, eve uğrayıp öyle gelebileceğini söyleyip telefonu kapadı. Görüp, duyduğumdan anladığım kadarı ile paşamız söyleceğini söyleyip KÜT diye kapatıyor telefonu. Eee iyi güzel biz İkitelli’deyiz. O 15 dakika sonra çıkıyor peki bu bilgi bizim ne işimize yarar. Güneşli’den çıkmakla Kadıköy’den çıkmanın arasında epey fark var ama değil mi? ( Ekstra sarışınımız yine aradı ve hareket noktasının Haseki olduğunu öğendi.) Neyse zaten kalkıp gitmeye karar vermiştim. Ama tutamadım kendimi 3,5 kelime söyleyip, ayrıldım. Dışarı çıktığımızda diğer adayın da İK müdürlüğü için davet edildiğini öğrendim. Sadece 20 yaşında ve hayatında bu işe dair hiçbir şey yapmamış. 8 ay SGK giriş-çıkışını saymazsak. Şaştım, kaldım. Ömrümdeki en korkunç iş görüşememesiydi. Bu kadar terbiyesizlik bu denli şuursuzluk!!!! Cidden çok özür dileyerek Argon Bey’e sevgilerimi sunuyorum. ( firma adini yazip yazip, sildim lutfen merak edin sorun da bende yazayim) Hasta olabilirsiniz, siz ya da ailenizden biri. Evet haber bile veremeyecek kadar ciddi olabilir durum buna da eyvallah. Ama her aramada 15 dakika sonra çıkıyorum demek. Beni 30 diğer adayı neredeyse 2 saate yakın bekletmek. Kusura bakma buna hakkın yok! Senin ne olduğunu dahi bilmeden 20 yaşında müdürlük pozisyonuna başvuran bir çocuğu oraya çağırmaya hakkın yok. İlana en az 4 yıl deneyim yazıp sadece 8 ay işin ucundan tutmuş insanı oraya kadar yorup gereksiz hayallere kaptırmaya hakkın yok! O, başvurur iş arıyor, çok genç ama sen işveren olacak kadar büyümüşsün en azından. Yok siz ve sizin zihniyetinizde adamlar ekstra sarışınlarla emeklemeye devam etsin. Bir daha bu kadar ucuz bir durumun içine düşmeme umuduyla.

Sevgili kariyer.net

Sevgili Yusuf Azoz yani seni o kadar çok seviyorum ki anlatamam! Cidden seviyorum bu arada yalan değil. Yakından da takip ederim. Yazarım habire mail atarım falan… Bazen doner bazen dönmez ben yine atarım. Ama bu defa buradan yazmak istedim. Bugün dedim ki keşke kariyer.net kariyer portallarının öncüsü, zirvesi, en iyisi, en tercih edileni keşke müşteri seçse dedim kendi kendime… Keşke kendi inanmadığı bir şirketle çalışmayı reddetse! (-ki, bu firmadan 1 kişi ile görüşse reddecektir, eminim) Keşke 10 müşterisi olacağına 8 olsa… Keşke aday kariyerde ilanı varsa burası sağlam firmadır, burada kötü bir sürprizle karşılaşmam güveni ile gidebilse… Bu dediğim olur mu, yok olmaz biliyorum o sebeple keşke zaten.

ve Sevgili Uğur Aydın;

Hayatımdan 3 Mayıs 2008 tarihini silmek istiyorum artık. Pişmanım ve sonsuz özür diliyorum.

Bu arada perşembe günü Aydın-Söke yolcusuyum. Moova Süt Ürünleri A.Ş. İnsan Kaynakları Uzmanlığı pozisyonu için görüşmeye gidiyorum. Allah’tan bugün orada görüşeceğim kişi ile telefonda konuşma şansım oldu. Biraz kendime geldim doğru düzgün insanlarla insan gibi iletişim kurmak bir önce ki iletişimsizliğe ilaç gibi geldi. Sağolsun ne diyeyim.

Dedim size konular karma karışık ama bıktım ben bu patronlardan artık canıma yettiler valla. Bu blogun da patronu benim. Canımın istediğini yazarım. Bu kadar! neyse biraz olsun rahatladım artık uyuyabilirim :)

 

Patron Kafası: Bütün çalışanlarım birbirine benzesin, çatışma çıkmasın.

Benim garip alışkanlıklarım, huylarım ya da takıntılarım var artık adları her neyse işte… Ad-soyad, telefon numarası ezberleme, gördüğüm, duyduğum, okuduğum şeyleri anında tersine çevirip okuma, bir sayı duyduğum zaman onu ters çevirip 2 sayıyı toplama, otobüste, minibüste ya da artık hangi toplu taşımanın içindeyse araç içindekileri sayma gibi… Saçma salak ne kadar mevzu varsa bende.

Birde -ki aslında bu saçmalıklar içinde en sevdiğim ilk tanıdığım her insan için bir anahtar kelime seçerim kendime.  Asabi Aylin, Sevimli Arzu, Çok bilmiş Serhat vb. Daha sonra kafamı kırsalar kafamda ki o anahtar cümle değişmez. O sevimli Arzu bir canavara dönüşse de gözümün önünde benim için hala onun içinde bir sevimli var olmaya devam eder :)

Peki başlıkla bu uzun girizgahın alakasını eminim kavrayamadınız. O halde asıl meseleye gelelim. Ben ki herkese bir anahtar kelime koyan ben, iş arkadaşlarıma hiç şifre koyamadım bugüne kadar. Çünkü hepsi aynı… Birine bir şifre koymam, bir anahtar kelime seçmem imkansız. Hepsine aynını vermem gerekecek ve bu sefer de benim hatlar karışacak. Bunu ilk iş deneyimimde anlamıştım.Ve o gün bu mevzu iş arkadaşlarım için tutmayacak demiştim.

Kapıdan girdim ve 3 adam Mehdi, Mehmet Murat! Yetmez gibi 3 isim de M ile başlıyor. Allahım görüntü olarak birbirlerine bu kadar zıt 3 adam nasıl olur da bu kadar aynı davranır, konuşur, bakar, yazar hatta yemek yer. Hiç unutmam o gece yatağa yattığımda epeyce düşünmüştüm bunlar akraba falan mı diye. Ertesi gün gittiğimde  benim için hepsi aynı adamlardı. 3M! O kadar.   Aynı değerde tahsil yapmış, aynı yaşlarda, hayata aynı bakan, birinin dediğini diğeri hiç sorgulamadan kabul eden insanlar. Sabah aynı saatte ofise gelip, aynı anda yemeğe çıkıp hiç konuşmadan yemek yiyip, ofise dönen akşam çıkıp evlerine giden ve muhtemelen bu döngüyü ömürleri boyunca yaşayacak birbirine benzer insanlar örgütü. Bugün sadece alış fatularının kayıtlarını girip 191′leri tutturalım Murat Bey. Tamam Mehmet Bey. -Mehdi Bey: Benim için de uygundur. Aman ne uyumlu ekip!

Derken başka bir iş. Yine erkek egemen bir ofis. Sabah gelip önce takımları hakkında kısa bir konuşma yapan, sonra çalışmaya başlayan, kısa bir öğle molasının ardından kaldıkları yerden işlerine devam eden. Birbirleri ile kati suretle fikir-bilgi ya da herhangi bir alış veriste bulunmayan, akşam olunca iyi akşamlar diyip gidenler. Şunu söyle mi yapsak yok. Bu neden böyle hiç yok. Ben bunu yapayım sen de şunu. Aman her ay yaptığımız gibi yapalım sakın yeni bir şeyler deneyip de yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım.

Sonra bir yenisi burada da herkes aynı. Günaydın demeleri bile aynı. Fikirleşmek yok. Herkes kuzu kuzu önündeki işi yapıyor. Değişik bir yola girme fikri kimsenin aklına gelmiyor. Kazara biri denemeye kalksa diğeri korku ile ona bakıyor ne zaman elinde patlayacak diye. Zaten o da hemen vazgeçiyor. Birileri değişmek istiyor, denemeye kalkıyor değişeceğini fark ettiği an korkup dönüyor masasına. Aynı giyiniyorlar, aynı şeylere gülüp, aynı anda susup işlerine dönüyorlar. Sivrilmek, biraz farklı olmak yok. Korkuyorlar. Sabah ofise girerken o aynılık maskelerini takıyorlar. Çoğu akşam giderken de çıkarmayı unutuyor. Sonra o aynılık maskesi tenine, etine işliyor. Git gide kendi olmaktan uzaklaşıp ona oynaması için verilen olmaya başlıyor. Bazen kötü oluyor, bazen boyun eğen, bazen riyakar ama hiç kendi değil. Olmak istemedikleri maskeleri satın almak için benliklerini veriyorlar. Hepsi birbirine benziyor. O kadar aynılar ki tartışamıyorlar bile. Bu aynanın karşısına geçip kendi kendine kavga etmek kadar saçma oluyor. Elleriye birbirlerine teslim ediliyorlar kendilerini. Bundan bi’haber.

Ama şu da bir diğer gerçek ki… Özellikle patronlar -yani yöneticiler her zaman sevmezler çünkü ama malın ve paranın direkt sahibi her zaman sever bu insanları. Yani pek tabi istisnalar vardır ki zaten o istisnalardır bizim tek umudumuz. Ama çoğunluktan yana düşünmek gerekirse. Farklı adamları sevmez patronlar. Soran, sorgulayan, araştıran olayın nedeninde-niçininde gezenler sevilmez. O aynılar tutulur işe alınır 15 yıl kör değneğini bellemiş gibi çalıştırılır. Sivrilen adam merak eder, merak eden yenilikleri dener patron sevmez bunu… İşini riske atmak diye düşünür. Çünkü çalışanın kendine dahil edeceği bir yenilik patronun umrunda değildir. Gerekirse iş süresi kısalır belki maliyet dahi düşer ama girmez çoğu bunun riskine. Masasının başında oturup her sabah önünde 1 fincan kahve ile cv tarayan, hep aynı yolla fatura giren, hep aynı tablo ile bütçe çıkaran adam çalışkandır, işe yarayandır onun gözünde. Diğerine fırsat vermez, burası okul değil der, sindirir. Seslerin yükselmesinden, arada gerilim yaşanmasından korkar. İşte bu sebeple hiç sevmem bu patron kafasını. Eğer birgün durum değişir de patron olursam ortalıkta bağrışan, derdini anlatan, istediğinde direnen, kabul ettirmek için gerekirse ayaklanma başlatan insanlarla çalışmak isterim. Bak bunu da buraya yazıyorum. Yarın öbür gün paranın esiri olurda unutursam buradan vursunlar yüzüme diye :)

İşin özü şudur ki hiç bir iş arkadaşımın anahtar kelimesi olamadı ya yanar yanar ona yanarım…. :)  

 

 

Bir teşekkür edemedim!

 

Bir haftadır yazacağım bir türlü denk gelmedi.

Geçtiğimiz Salı akşamı çocuk oldum. Kanyon’da Aslan Max Kralın Doğuşu’nu izledim :) Aslında animasyon filmlerini severim ama bu bildiğiniz çizgi film hem de en fantastiğinden… Aslan Krallığı’nın, Gölgelerin Efendisi’ne karşı verdiği mücaledeyi anlatıyor diyeyim gerisini siz anlayın. Aslan Tılsımı falan işte… :) Sezen Aksu, Özge Özpirinççiler, Engin Altan Düzyatan, Yekta Kopan ve şu an adı aklıma gelmeyen çok keyfili sanatçıların seslendirmeleri ile izlenesi cici bir fim ama özünde…

Neyse efendim çok ama çok keyifli bir geceydi. Kendimi küçük bir çocuk gibi bırakıverdim ortalığa pek iyi geldi (tavsiye edilir) Önce Max’ımı yedim sonra da pop cornumla filmi izledim.

Bu nefis gala daveti için CNNTürk’e çok teşekkürler :) Siz esas davetiyenin güzelliğine bakın hee bir de hemen onun yanında profesörle fotoğraf çektirmiş koca bebeğe :)