#iksohbeti’nde sezon finali!

5 Nisan 2012 tarihinde Genç İK’nın aktif üyesi Simge Sezer (bu arada kendisi komşum, arkadaşım ve daha bir çok şeyim olur) Twitter üzerinden ik sohbeti hashtagi ile bir oluşum başlattı. Her perşembe akşamı twitter kullanan ve kendilerine ulaşabildiğimiz 30-40 İK’cı ya da bu konu ile ilgili arkadaşlarla sohbet etti. Her hafta için yeni bir gündem belirlendi ve 1 saatlik sohbetler gerçekleştirildi.

Bu Perşembe yani bu akşam İk sohbetinde Sezon Finali var :)

Simge der ki; Sezon finali öyle beyaz camla olmaz kalkın gelin yüzyüze yapalım. Bu akşam 20:30′da Kanyon Starbucks’da İk Sohbeti var ama bu akşam hashtagsiz!

Akşam kahvemi İK’cılarla içerim pekte güzel olur diyorsanız buyrun gelin. Bu arada bu akşam ki program ani olduğu için haber verişim bu kadar geç oldu. Ama lokasyona yakın olanlar… :) Sevgiler.

 

 

Yıl olmuş 2012 hala tek etkinlik piknik

Başlığa bakıp lütfen tepki vermeyin. Piknik de güzel tabi ama piknikle olmuyor bu işler. Özellikle üretim yapan şirletlerin vazgeçilmezidir Bahar Piknikleri.

Ben de çok severim piknik kültürünü bunun sebebi sanırım çok sevgili annem. Ben küçükken her daim hazırdı piknik sepetimiz evde daraldı mi bizi toparlar alır Florya Atatürk Ormanı’na götürürdü. O zamanlar oralar 2 ayaklı canavarlar tarafından gasp edilmiş değildi gayet nezih, temiz bir ormandı. Yani benim piknikle bir alıp veremediğim yok. Fakat gel gelelim bütün bir yıl işçisinin suratına bakmayan, üretim işçilerinin birinin dahi adını bilmeyen, bir defa bile İK yöneticisini yanına çağırıp da üretimde çalışanların durumu nedir,  bizden memnunlar mı, evlerinde belirgin sıkıntısı olan var mı demeyip de piknik ile serçe parmak dostluğu kurup halay çeken işveren bizimle değilsin.

Erkenden toplanılır eşler çoluk çombalak serbesttir millet her şeye rağmen mutludur gidilir pikniğe. Standart bir döner takılır ortaya şirketin toraman aşçısı ter içinde dönerin başında işçiler sıraya girmiş ellerinde bir plastik tabak.  Sonra yine herkes şirkette kiminle yemek yiyorsa yine onlarla bir arada oturur yer  4 ila 5 parça dönerini, o sırada patron gelir muhtemel yanında çocuğu ya da eşi olur. Asla ikisi birden olmaz biri yeterlidir çünkü. Karnını doyurmaya çalışan işçi bir doğrulmaya hatta ayağa kalkmaya yeltenir patronumuz sırtını sıvazlar ‘otur canım ‘ der ‘afiyet olsun’ Birinin adını bilmiyorsanız Canım en güzel hitap şeklidir. Sonra yemek biter herkes plastik tabaklarını atar kenara yığılmış büyük mavi poşete. Sonra saat gonk der ve halay başlar.  Herkes bir keyif içinde,  patron halay başı.  Patron daha 3. ayakta kalbini tutarak oturur yoruldu çünkü sonra da  sessizce  gider. İşçiler mutlu, hayat güzel, patron da iyi adam Allah için…

Pazartesi olur herkes tam motivasyon fabrikaya gelir. Patron kapıdan girer halay arkadaşının yüzüne bakmadan geçer gider. Hadi canım piknik bitti, uyan artık ve işine dön!

Geçti bu devirler artık piknik&halay ikilisine yol vereli çok oldu. Hadi düşünün daha yaratıcı daha uzun vadede mutlu edici bir şeyleri siz de bulabilirsiniz ;) Bu arada siz yine piknik yapın ama başka şeyleri ihmal etmeden…

 

 

Aslan çalıştığı yerden belli olur

Eski, yeni tüm çalışma arkadaşlarım bilir ofis masam her daim rengarenk olmuştur. Masamda bana, özüme ait bir şey olmazsa huzurlu çalışamam. İlk işyerim üretimin arasında bir ofisti. İlk haftanın sonunda pazartesi işe giderken yeni doğmuş yeğenimin fotoğrafı ile başlamıştı masamı doldurmam. Daha sonra Puma grubunda çalışırken masamın yanına bir ek vermişlerdi ıvırını zıvırını buraya koy diye.  Bir tane renkli kalemlerimi koyduğum kalemliğim, pembe metal ataçlığım, kalp şeklinde delen delgeçim, bir küçük kavanoz akide şekerim, üzerine daha yılbaşından tüm eşin dostun doğum tarihlerinin kalp içine alınıp yanına numara verilerek not alınan masa takvimim, Oya’nın Erasmus hatırası Eyfel heykelciğim, çiçek şeklinde nazar boncuğum, küçük bir vazo kurutulmuş güllerim, bir kese kuru lavantam, her an elimin altında bir el kremi ve fıs fıs kolonyam.  Okurken saçma gelse de bunlar son derece özenerek masamın, dolaplarımın üzerlerinde yerleştirilmiş durumdalar ve onlar olmadan ofislerim çok keyifsiz.

Geçenlerde çok sevdiğim turizmci arkadaşım Betül’ün anlattığına ise çok şaşırdım. Yeni işbaşı yapan sözüm ona İK yöneticilerinin şirketteki ilk aksiyonu masa üzerinde ki şahsi eşyaları kaldırtıp, yasaklamak olmuş. Aman ne büyük atılım. Gereksiz kalabalık olarak adlandırdığı eşyalar insanların evlilik fotoğrafları, çocuğunun  yaptığı bir resim, eşlerinden gelen çiçekler vs. Benim son derece önemseyerek masama koyduğum bir eşyayı sen hangi hakla ‘gereksiz’ diye nitelendirebilirsin. Oysa ki bir çok araştırma bu gibi küçük aksiyonların çalışanın şirketi benimseme, sahiplenme ve sevmesi olarak değerlendiriyor. Bunlarda İk yöneticisi oluyor bu işten para kazanıyor, itibar kazanıyor hatta saati bilmem kaç dolardan eğitim veriyor bizler de gidiyoruz. Yazık!

Bu arada masamın son mottosu budur. Şaka şaka J

 

 

 

Bakın feyz alın ne cevval patronlar var!

Bu hafta başı bir arkadaşım beni aradı ve patronlarının maaşlarına kesinti yaptığını söyledi. Neden diye sorduğumda sabah işe geç gelmişiz cevabını aldım. Pek tabi belirlenen mesai saatlerine uymak zorunda olduklarını söylesem de yapılanın şekil itibari ile yanlış olduğunu söyledim. Sabah 5-10 dakikalık gecikmeleri toparlayıp maaşlarına kesinti olarak yansıtmış. Oysa o gün görevde olan, yarım günlük mazeret izni olan ya da yaka kartını evde unutup durumu bildirenler de varmış. Ama işin asıl enteresan boyutu geç kalmayanlarda da belli bir miktar para kesintisi yapılmış olması. Neden mi? Önlemmiş! Yani anladığım kadarıyla muhteşem patron bir geç kalma fonu oluşturmuş ve havuza para atıyor. Nasıl olsa geç kalacaksınız ben kalmadan keseyim siz ona göre artık havuzda ki fon miktarına göre geç kalış sürenizi ayarlayın J Bunu duyduğumda inanamadım. Bu karar alkolle falan da alınmaz bambaşka bir ruh hali içinde alınan ve muhasebenin zihni sinir yöneticisi tarafından dahiyane fikir bir anda uygulamaya konuvermiş. Şu anda şirketin yarısından çoğu istifasını yazmış ve dava açmaya hazırlanıyormuş. Yönetim bu durumdan ötürü karardan vazgeçip paraları ödeyeceğini söylese de çalışanlar henüz razı olmamış bu duruma –ki umarım olmazlar da sonuna kadar giderler.

Madem böyle bir konudan bahsettik çok kısaca İş Kanunu  4857 madde 38’e bir göz atalım;

Metni kopyalayıp almak yerine kısaca yazmak istiyorum.

Yasa diyor ki; İşveren yapacağı kesintiyi sebebiyle işçiye bildirmeden kesinti yapamaz şayet bildirildikten sonra da kesinti yapacaksa bu rakamı kafasına göre belirleyemez. Ayda iki günlük kazancından fazla ceza kesintisi uygulayamaz. Bu maksimum 2 günlük ceza kesintisini de cebe indiremez.  Her işverenin bu paralarının tutulduğu bir hesap olması zorunludur. Bu paralar yine işçinin eğitimi, gelişimi için kullanılabilir. Bu paraların nereye, ne kadar harcanacağına da ÇSGB ve bir işçi temsilcisi ile karar vermek zorundadır.

Benim adım, mesleğim, onurum, haysiyetim yok sen bana kısaca GAY de!

Her şey bundan yaklaşık 5-6 ay önce en sevdiğim ama mesafeler sebebi ile fazla bir araya gelemediğim bir arkadaşımın telefonda bir şey anlatmak isterken kıvranmasıyla başladı.

Bir gece önce defalarca aramama rağmen bana geri dönmedi ve hemen her akşam beni arıyor olmasına rağmen beni aramadı. Ertesi sabah telefonda konuşurken bir önceki akşam için özür diledi ve arkadaşlarının biri ile tanıştırdığını ve gece boyu müsait olamadığını söyledi.

Uzun zamandır bitmiş bir aşkın acısı ile boğuştuğu için bu haber hoşuma gitmişti. Önceki ilişkisine şahit olamamıştım bittikten sonra hayatıma girdi ve ben sadece onun anlattıklarını biliyordum. Fazlaca yıpranmış, acı çekmiş olduğu kesindi ve gönlüne yeniden bir Kızın girecek olması beni mutlu etmişti. Hemen sitemi bir kenara bırakıp tamam dedim boşver anlat kimin nesi, kaç yaşında, güzel mi, neler yaptınız, kızın adı ne?  Ben bu soruları sordukça o önce bir şey açıklayacağını sonra detayları anlatacağını söylüyordu. Ben ise inat ve ısrarla bari kızın adı ne onu söyle diyorum diyince ‘tamam Gülsün hazırsan başlıyorum’ dedi. Hiçbir anlam veremiyordum. Merak birazda heyecanla sessizce telefonun öteki ucunda bekliyorum. Birkaç dakika olsa gerek sustuk ki bu telefonun ucunda olunca inanın çok uzun bir süre… Nefes alıp verişleri hızlandı, ucu başı belli olmayan birkaç saçma cümle kurdu, gereksiz güldü ve sonra o ana kadar hiç duymadığım kadar tiz ve ürkek bir sesle ‘Ben dün gece bir kızla tanışmadım’ dedi. Peki dedim sadece ama hala hiçbir şey anlayabilmiş değildim. O kadar aşk acısı ve onu yarım bırakan kızın hikayesini dinledim ki… O zaman dedim…? ‘Ben dün gece bir erkekle tanıştım çünkü ben gayim, eşcinselim ya da ibne de diyebilirsin’ dedi. Arkadaşlığımıza dair en zor anımı yaşıyordum. Bunu benden gizlemesi ya da söylerken bu kadar acı çekmesini sağlayacak bir şey mi yaptım diye düşünürken bir yandan kırık dökük aşk hikayesi geldi gözümün önüne… Demek ki o da bir erkekti. Acısını anlatırken bile yalana dolana mecbur kalmış. Bir kare fotoğraf görmek istediğimiz zaman ki tepkisini düşündüm. Belli ki yabancı bir kızın fotoğrafını  ‘işte O’ diye gösteremeyecek kadar derin sevmiş diye düşündüm. Ve benim bu denli yakın ilişki içinde olduğum ilk eşcinsel arkadaşım hayatıma girmiş oldu. O dakikadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı geçmişe inat her derdini anlatıp, rahatlayabilmesi için kapılarımı ardına kadar açtım ona. Artık acısını da, mutluluğunu da, öfkesini sevgisini de ilk anlattığı kişi benim.

O dönemlerde başladım eşcinsellerle ilgilenmeye. Öncelikli konum çalışma hayatlarında ki yerleri tabi böyle bir yer varsa… Kaçı yönelimini açıklayabiliyor, kaçı her gününün en az 10 saatini bir başkası gibi geçirmek zorunda.

Zamanında acaba dediğim arkadaşlarımın hayatlarını kendi içimde sorgulamaya başladım. Eski işlerimin birinde çok genç bir mali işler asistanını işe almış uzman arkadaşının yanında konumlandırmıştık. Kısa zamanda çok yakın arkadaş oldular. Uzman arkadaş evli ve bir çocuk babasıydı. Akşamları iş çıkışı maça gidiyorlardı, arada öğle yemeklerini dışarda yiyorlardı, uzman bildiği her şeyi genç asistanına öğretmekten kaçınmıyordu. Bir akşam ikisi yine birlikte çıktılar uzman arkadaşın evine yemeğe davetliler –yengenle tanış, yeğenini gör muhabbeti ertesi sabah asistan işe geldiğinde bütün gece uyumamış hatta bütün gece ağlamış gibiydi. Günaydını dahi duymadan masasına oturdu ve öğlen yemeğinden döndüğümde masamda istifa mektubunu buldum. Ne bana, ne uzmana ne de başka birine hiçbir bilgi bırakmadan gitti ve ne yapsak ulaşamadık. Bakışlarında, gülümsemesinde, naifliğinde, O’na yani sevdiği adama bakarken ki aşkı çok geç görebilmiştim. Her şeye dayanan için için yaşadığı sevgisini belki aşkını, sevdiği adamı, karısının kollarında görmeye tahammül edemedi belli ki… Bundan 6 ay kadar sonra asistanı Taksim’de hayatındaki yeni adamla gördüğüm zaman taşları iyice oturtmuştum yerine.

Artık duygusal hayatlarını bir kenara bıraktım çünkü olayı çok benimsedim ve hazmettim. Hayatlarını kısmen de olsa anlayabiliyorum, saygı duyuyorum ve merak ediyorum.

Çalıştığınız firmalarda durum ne?

Kaç kişi bunu açıklayabiliyor?

Kaç kurum bunu içselleştiriyor?

Ya da

Bu sebeple işten kovulan, hakarete mağruz kalan?

Lütfen maillerinizi benimle paylaşın. Bu konuda fark yaratan bir İK’cı olma hedefimde desteğinizi ve bilgilerinizi bana ulaştırın. Bu arada lütfen başlık kısmına takılmayalım.

Bu bir eşcinsellik konusudur pek tabi.

Teşekkür ederim.

gulsun@ikburada.com

 

 

Naz yapma STAJ YAP!

Okul hayatının sonları iş hayatının başlangıcı arasında sıkışıp kalmış o enteresan staj günlerim J

Sabah uyumak, bütün gün aylaklık yapmak ya da upuzun bir yaz tatili gibi bir alternatif  varken, haybeye staj dosyanı imzalayacak bir tanıdık da bulmuşken neden gidip staj yapayım ki… diye düşünürken kendimi ilk staj yaptığım şirketin fotokopi makinasının başında buldum!

Ömrümün en yalnız en aciz sabahına uyanmıştım. Ufo’ dan ceza alıp dünyaya mahkum edilmiş bir uzaylı gibi gözlerimi kocaman açmış bakınırken  o ses ‘hey dünyalı şu fotokopiyi çek bakalım’

Gerçeklerin yüzüme tokat gibi vurduğu andır. Hey sen şu dakikadan itibaren bütün vazifen ofis çalışanlarının fax, fotokopi, getir-götür, çay, kahve işlerini yapmak.  Vazife ihmalinin cezası ağırdır. Bu işleri sakın küçümseme bu işler stajyerliğin şanındandır.  Kaçış yok!

İlk birkaç gün zorlasam da çabuk uyum sağladığımı hatırlıyorum. Üstelik pek de yukarıda bahsettiğim gibi devam etmedi süreç gayet verimli, keyifli günler başlamıştı benim için. Zorunlu staj süremi tamamladıktan sonra karşılıklı karar vererek stajı 2 ay daha uzattık.  Rotasyonla departmanın tüm süreçlerinde kısa süreli yer aldım. Hatta ilk ciddi iş deneyimimi kazanmaya başladığı günlerdir staj günleri…

Şimdi tam da bu staj günlerinde yoğun stajyer alıyorum işyerimize hatta teklifi sunup kendi departmanımızda da bir stajyer istihdamına karar verdim. İşin kısası şu ki sevgili öğrenci arkadaşlarım staj denen mevzuyu ciddiye alalım. Artık firmalar da çok önemsiyor bu konuyu. Bir çok yenilikçi ve kurumsal firma staj ve yetenek havuzu konusunda ciddi departmanlar kurdu ve bu konuyu önemli bütçe ve iş gücü ayırarak henüz deneyimsiz ama kurum içi fark yaratacağına inandığı genç yetenekleri elinde tutmaya çalışıyor.

Garanti Bankası’nın Talent Camp

Avea’nın Kırmızı Kuşak Aveamasters’ı

Turkcell’in Paf Takımı’nın yanı sıra daha bir çok kurumun önceliği halinde.

Bu yaz kendinize ve geleceğinize dair iyi bir şey yapın, Staj yapın ciddiye alarak, önemseyerek, severek, inanarak… Kariyer bankanıza ilk ciddi yatırımı yapmaya bu yaz başlayın ;)

Sevgilerimle,

 

Sabah Ajansı İzlemeden, Gece Radyo Tiyatrosunu Dinlemeden Uyumam Abi

Zaman tünelindeyim hatta bir arkadaşım dediği gibi geçmişe yolculuk yapıyorum şu anda.

Önce Puma sonra kısa süreli Nef maceramın ardından kendimi 1950’lerde ki vergi memurları gibi hissediyorum ya da dev bir plato üzerinde çekimleri yapılan bir dönem dizisinin kadın oyuncusuyum.

Hayatımın en garip en hareketli ama bir o kadar da saçma  yılındayım 2012! Bu yıl benim için değişim, dönüşüm, gelişim, apışık kalışım, kafayı yiyişim, çekip vurası gelişim, ağzına bir tane patlatmak isteyişim türünden bir yıl!

Tüm bu hislere bir de yeni işimin Timeline günleri eklendi J

Bu ofise ilk girdiğimde hafif dumanlı (hani güneş vurur renkler kesikleşir dipte bucakta ne kadar toz varsa ortaya çıkar ya) koridor dikkatimi çekti. Kendimi boşlukta yürür gibi hissettim. Vuuuppp gidiyorum uzunca bir koridor da sanki 100 yıldır oradaymışım gibi yürüyorum sağlı sollu eski model buzlu camlı oda kapıları, ahşap dolaplar, yerlerde halılar derken yöneticinin odasına giriyorum. Camlı evrak dolapları vararklı misafir koltukları, ve 70’inde bir müessese müdürü J Müessese  Müdürü evet!

Tonton bir beyefendi aslında amca diyesim geliyor ama demiyorum pek tabi. Beyaz saçlı bu fit ihtiyar delikanlı, asker emeklisi eski İstanbul Erkek Lise’li (bununla pek övünüyor ondan özellikle yazdım) ve yıllarca çok büyük firmaların kalbinde, beyninde yer almış. Şimdide bu 50 yıllık kurumun yeni kurulmuş medya ayağında deneyimlerini paylaşıyor. Hergün bir konuğu oluyor eski dostları hiç eksik olmuyor. Birkaç gün öncenin konuğu Uğur Dündar’dı belli ki yaş alırken güzel dostlukları atmış bir kenara…

Gel gelelim ki her şey eski bu şirkette eşyalar, insanlar her şey eski, yıllanmış. Aslında insanlara eski demeyi sevmem ama buradakiler ne yazık ki yol alırken yıl alırken eskimemeyi becerememişler. (bir kısmı) Ablalar, amcalar, teyzeler… Birbirlerine hitap şekilleri böyle bu kimine göre samimiyet ama bana göre değil. Her neyse işte 25-35 yıllık çalışanlar. Kafeteryası var 77 yaşında bir teyze işletiyor. Yaş ortalaması 55 gibi bir şey J

Burayı gözlemliyorum, düşünüyorum neden bu kadar eski kalmayı tercih etmişler. Eskimeyi tercih edene mantıklı bir cevap bulamıyorum. Yine de buranın bir keyfi var bir süre çalışmak ve gözlemlemek keyifli olacak bu çok net.  Her şeye rağmen bu ihtiyar delikanlılardan öğrenecek çok şey var.

 

Baba…

Baba olmak kolay, babalık yapmak zordur.

Baba olan babamın

Babalık yapan dayımın

BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN.

Özgür ruhunuzu evinize, yuvanıza ve evladınıza adayamacaksanız kolay olsa da baba olmayın! Kolay olan her şeyi yapmak zorunda değilsiniz. Çünkü yapmak kolay, hakkını vermek zor iş.

Sevgilerimle,

 

Sen olmasan nasıl çıkardım aydınlığa, nasıl serpilirdim hayat denen toprağın üzerinde nasıl yeşillenir, nasıl çiçek açardım bilmiyorum dayıcığım! Nefes aldığım, nefes aldığın müddetçe yerin başımın üzeridir.              Söz olsun, yemin olsun.

Kusursuzluk huzursuzluk yapar; işte de evde de…

Aynı anda yemek yapan hatta yemek yiyen, çocukla ilgilenen, evdeki adamın telefonda kiminle konuştuğunu dinleyen, bir yandan televizyonda ki kadının selülitlerini kesen, faturaların ödenip ödenmediğini düşünen, ertesi günkü toplantı gündemini düşünen, bir yandan da telefonda dedikodu yapan mucizevi varlığın adı KADIN’dır efendim :)

 

Bazen zihnimden geçenlerden yorulduğumu ya da telefonda kızlarla 1500. dakikaya girdiğimi fark ettiğim anda beynimdeki cozurdamayı hissedebiliyorum. Hep bir hareket, hep bir koşturma, hep bir son dakikaya kalmışlık hissiyatı, hep bir ‘neden ben’ ruh hali içinde oradan oraya koşturup duruyoruz. Evde bir dünya iş, ofisler zaten her daim kargaşa, birde devamlı karşıdan seni her an yiyip yutmaya hazır o kadın!

Ne zaman baksam monitörün üzerinden bana dikilmiş gözlerini yakalıyorum. Ne ara işini yapıyor bu kadın bilmem üstelik gayette başarılı her daim yönetimin gözdesi olmayı başarıyor. Peki bunu tüm gün beni dikizlemesine rağmen nasıl beceriyor?

 

Neden toplantı öncesi aklımdan geçen muhteşem fikirleri bir defa olsun için içimde tutmayı başaramıyorum. Çok mu zor? Her defasında kapı önünde sigara içerken kafamdakini birine yumurtluyorum ve hooop toplantıda bir anda birisi benden önce atlayıp fikri satıveriyor?

 

Peki, ben neden bu koridorda O’nun gibi yürüyemiyorum. Oysa bende çok güzelim ve ondan daha şık giyiniyorum? Herkese güler yüzlü olmama rağmen neden insanlar O’na daha çok sevgi gösteriyor?

 

Benim kocam neden diğerlerinin ki gibi adı sanı duyulmuş bir firmanın Üst Düzey Yöneticisi (!) değil?

 

Ya ben tüm bunlarla boğuşurken çocuğumu hayal ettiğim gibi yetiştiremezsem? Ya hayal ettiğim koleje puanı yetmezse, ya yeteri kadar İngilizce konuşamazsa, ya hem piyano çalıp hem havada 13432 takla atamazsa……

 

Gördüğünüz gibi işimiz zor ;)

 

Kukuzia… Zeynep’in pazarlamasını yapmaya çalıştığı parfümün adı. Aynı zamanda Laleli’de bir pavyon! Sona yaklaşan bir şirket, küçülme kararı almış Zeynep’in kurtulma şansı yok, bu parfümün satışlarını patlatmak zorunda. Ama bunun satmaması için sadece adı bile yeterli. Kukuzia!

Patronla kırıştıran tehlikeli rakip, kendini Levent’te ki plazalara zincirleyen çevreci bir koca ve tüm hayatına bir proje kendini de o projenin yöneticisi gibi gören bi’çare Zeynep!

Yaklaşık 250 sayfalık 2. Baskıya hazırlanan çok keyifli bir kitap okudum. Aslında bizim gibilerin hayatına bir ayna tutuyorsunuz ve sonra önünde upuzun bir kortej yürütüyorsunuz. Her bir adımda aynada yeni bir surat beliriyor. Kortej bittiğinde aynaya yansıyanlar yanyana diziliyor ve bir hayat çıkıyor ortaya. Hepimiz aynı şeyleri yaşıyoruz. Başka yerlerde, başka partnerlerle, başka anne-baba-çocuklarla… Ama aynada bıraktığımız sima ardımızdan gelenin bir adım öncesi oluyor hep… Asla değişmiyor. Senin dün yaşadıklarını ben bugün yaşıyorum arkadamdan gelen de yarın yaşayacak.

Eğer bu aralar senden, benden, bizden bir kitap okumak isterseniz. Yonca ELDENER’in kitabı Eş İşten Geçmeden’i bir okuyun derim. Ne EŞ’İ işten ne İŞ’İ eşten geçirmeden bir silkelenmek ben ne yapıyorum demek için keyifli bir vesile olur size…

 

Hayatımdan bir Madonna geçti ve dedi ki; No Fear!

Eski evimizde ranzalı bir odayı ablamla paylaşırdık. Aramızda 9 yaş var. Benim çocukluk onun ergenlik yaşları. Muhtemelen aşık, muhtemelen en az 1,2 zayıfı var muhtemelen isyanlarda

Turuncuya dönük saçları, çilli suratı ile o isyankar genç kızı gözünüzde bir canlandırsanıza… Şimdi ise evli barklı çoluklu çombalaklı koca kadın canım ablam! Neyse işte o dönemler evde epey eski bir müzik seti var hoparlör kısmı file gibi sünger kaplı hafif darbe almış, önünde itina dizilmiş kaset kutuları.  Madonna, Michael Jackson,  Berlin, Lora Brenigan ve Sezen Aksu…

Ve habire beni odadan atıp şarkı söyleyen ablam…  Last night I dreamt of San Pedrooooo……

Kısaca ben o zaman tanıştım Madonna ile ablam okula gidince koyar koyar dinlerdim kaseti. Hatta sırf ondan gördüğüm için take my breath away de dinler efkarlı efkarlı camdan bakardım. Filmde ki kaza sahnesini zorla gözümde canlandırır gözlerim sulansın diye çaba sarf ederdim.  Çocukluk tripleri işte.

O Madonna dün geldi esti geçti, yaptı şovunu ben biraz çocukluk biraz şimdi derken gittim geldim maziye… Pek de keyifliydi iyi ki gitmişim.

Muhteşemdi çıkış eziyetine rağmen,  2 saat bizi internetsiz ve telefonsuz bırakmasına rağmen (acaba herkes fotoğraf çekip, tweet atmaktan konser izleyemeyecek diye bilinçli mi yapıldı ağız tadıyla bir check-in yapıp havamızı bile atamadık)45 dakika rötara rağmen. Bugüne kadar epeyce konser izledim ama hiç yurtdışında hiç konser deneyimleyemedim. Ama burada izlediklerim içinde sanırım en muhteşem sahne şovu buydu. Işık, kostüm, dans, her şey muazzamdı. Özellikle açılış ayininin ardından yaşanan kavga, silah ve kan dolu sahnede kadının galibiyeti ve Madonna’nın erkek kılığında çıkıp kadına iğrenç bir cinsel varlıktan başka hiçbir şey değilmiş gibi davranması. Sex yaparım, içki içerim, temizlenirim ve defolur giderim olayı şahaneydi. Kırmızı iç çamaşırı ve göğüs gösterme sahnesi de yakından izleyenler için keyifli olmuş olabilir bilemem  .)

 

Bu arada konser girişinde gördüğüm ama kargaşadan yanına gidemediğim Ayşe Arman’a da selam olsun. BENİM BEDENİM BENİM KARARIM!