İTÜ İKZ / Oradaydım.

Bugün İstanbul Teknik Üniversitesi’nde 3 gündür gerçekleşen ve yarın son günü olacak İTÜ İnsan Kaynakları Zirvesi’ndeydim. Seminere öğle saatlerinde dahil oldum. Avea İşe Alım Müdürü Elif Bartın sunumu ile başladı zirve benim için. Arkalararda kalmış olmam sebebi ile sunumdan pek bir şey anlayamadım. Zaten kurum sunumları ağırlıklı olarak son sınıf öğrencilerine kurum tanıtma amaçlı hazırlanmıştı. Daha sonra Doğuş Holding’den Serap Yetiş’i dinledik. Çok hoş bir yarışma düzenledirler sunum sonrası. Şahane sorularla hazırlanmış bir yarışma ve o soruları mülakatta kullanacaklar. En çok lig şampiyonu olan basketbol takımından tutun da Lady Diana öldüğünde E.Jonh’un çaldığı parçanın adına kadar nefis genel kültür soruları (bu arada artık şirketler sadece okul bilgisi ile gelen adayları cazip bulmuyorlar bu çok net, hayatın içinde olan adaylar tercih ediliyor.) Keşke o soruların tümüne erişebilme şansım olsa… Arada bir saatlik Erim Hısım sunumu vardı ki cidden keyifliydi. Önce kısa Secret CV tanıtımı sonra eğlenceli bir sunum. Sunumunda yaptığı küçük testte hayattaki önceliğim para çıktı bu arada. Aynı anda bir bebek ağlıyor, bir musluk akıyor, telefon ve kapı çalıyor yetmez gibi yağmur başladı ve çamaşırların toplanması gerek. Önce hangisini seçersiniz dedi ve ben musluğu kapatırım dedim. Bu da önceliğimin para olduğunu gösterdi. 

Daha sonra İpek Aral Kişioğlu’nun moderatörlüğü yaptığı 1 saatlik bir panel dinledik. Ömer Ekinci, Ekin Ulukök, Murat Kahraman ve Özgür Akman’ı dinledik. Gayet keyifli bir konuşmaydı. Her ne kadar hepimizin bildiği konular da olsa her yeni ağızdan dinlerken yeni bir kaç anahtar kelime kapmak hakikaten keyifli ve çok faydalı.

Panelde ve tüm gün konuşmada neler konuşuldu deseniz bende yazsam göreceksiniz ki hep aynı şeyler :)

Özgür Akman CHP çalışmalarını, fizy’nin garip ve argo sosyal medya yönetimini, insanın sevdiği işi yapması gerekliliğinden bahsetti (Kendisi de maden mühendisi ve sanırım 1 yıl o işi yapmış) Ekin Hanım Global Bilgi’de yaptıkları motivasyon çalışmalarından bahsetti. Murat Kahraman TTNet dışında genel olarak sosyal medyada bireysel imaj ve kimlik nasıl olmalıdırdan bahsetti. Sunumun bombası Murat Kahraman (FB’li) sunumunun içine Ömer Ekinci’nin GS’nin şampiyonluk sayfasını eklemiş olmasıydı :) Aniden slaytın içinde aslan cimbom afişi çıktı cidden hoş, keyifli, komik oldu…

İpek Hanım her zaman ki gibi şahaneydi. Süper yönetti paneli ve her konuşmacının ardından konuya İK’cı kimliği ile yorumlarını kattı.

Ömer Ekinci konuşmasını 2 video ile zenginleştirdi ki 2. videoyu Aydan’da ben de çok sevdik. Hatta sizde izleyin diye yazının sonunda sizlerle de paylaşacağım. Video hakkında yazı yazmaya gerek yok zaten izlemek yetecek.

Genel itibari ile keyifli bir sunum ve gündü. Çok acıkmamız ve başımızın ağrıması dışında her şey kusursuzdu. Yarın yine oralardayım bakalım yarın neler olacak. Görüşürüz.

http://www.youtube.com/watch?v=3J6Oe7p-ggc

Hoop! Noluyoruz? Benim Kafam Karıştı.

Geçen hafta aday ararken bu hafta iş arıyorum. Kafamda var olan 3, 5 projeden sonra her daim olduğu gibi (7 senedir) bir şirkete girip, masama oturmak istiyorum.

(Yeni masam mümkünse cam kenarı olsun, gün ışığı girsin, masamda ki çiçeklerim ölmesin, ıvır zıvırımı alacak genişlikte olsun (1 fotoğraf çerçevesi, oradan buradan gelmiş biblolar, kocaman aynalı bir kalemlik, içinde kuru çiçekler olan küçük vazom, renkli post-it’lerim, kırmızı-beyaz büyük mug’um) ve çalışma arkadaşım eskisi kadar dibimde oturmasın (hayır adamla o kadar yakın çalıştık ki aşık olduk birbirimize -geçici körlük de denebilir) hımm başka başka…. lütfen yazın serin, kışın sıcak olsun işte bu kadar. )

 

Şimdi, 1 hafta gibi kısa bir süre içinde yaşadığım bu ani değişim biraz kafamı karıştırdı arkadaşlar.  Adaya iş yok, iş var gel çalış diyene de aday.

Bu ne yaman çelişkidir böyle… Başlıyorum anlatmaya;

Son şirketim, turn over oranlarının tavan yaptığı bir yerdi. (9 ay 4 İK müdürü) valla sorun şirkette değildi ama onu söyleyeyim peşin, cidden nerede garip adam hepsini buldum çıkardım. Devamlı eleman arayan, bir kariyer, bir secret yok linkedIn orası senin burası benim ara dur.

Aynı anda birden çok departmana arayış, belli pozisyonlar için birden çok personel ihtiyacı vs derken bildiğiniz Adecco kıvamında çalışıyorduk. Ama 10 ayda toplasanız 10 doğru adaya ulaşamadık. Tamam biz süper işe alımcılar değiliz ama asıl sorun bence başka.

Aday veri tabanı denen o cennet bahçesinden kriterlerimiz doğrultusunda adayları süzerek başlıyoruz işe. Bir sürü aday, başlıyoruz incelemeye… Mezun olduğu bölüm  tuttu, deneyim tamam, arayışlarımıza uyuyor gibi aranabilir. Telefonla önce kısa bir görüşme ardından ilk görüşme daveti. Film başlıyor. Aday ya gelmiyor ya da geliyor ama CV’de ki muhtemelen ikizi falan diye düşünüyorsunuz. Ya hu atılır da kardeş bu kadar uçmanın alemi ne? Netice itibari ile sen buraya geleceksin biz seni tanıyacağız adama hani kardeşim biliyordun demez miyiz? Deriz. Diyoruz da zaten.

Derken bir yenisi… Bu sefer gelen daha düzgün gibi. Konuşuyoruz, anlaşıyoruz oluru var gibi. Bu sefer de anlıyor beğenildiğini ikinci görüşme de aklında olan rakamın 2 katını söylüyor. Ya kardeşim deli misin 2000′lik işe neden 4000 vereyim ki?

Sonra başka bir aday. İşte bu! Tamam koçum diyoruz, işe alınıyor. Pazartesi geliyor sakin sakin çalışıyor. İyi güzel ertesi gün biraz değişik geliyor. Koltuk, değişik bir eşya insan oturunca özünde ne olduğunu unutuyor bu çok net, hele bir de oda verilmişse Eyvah! Neyse 3.gün biraz daha değişik 4. 5. derken allah allah ya bizim işe aldığımız bu değildi ya da biz alırken egosunu komşuya bırakmıştı.  Ama biz bu pozisyona tek kişi istihdam edecektik egonuz hesapta yoktu, siz onu getirmeyin diyoruz. Birkaç gün ego yine komşuda ama sonuçta komşu dediğin de ne kadar bakar ki elin egosuna. Bakıyoruz olmuyor… hadi kızım dayan secret’a, kariyer’e…

Bu döngü böyle sürüp gidiyor. Aday-işveren-astlar-üstler-egolar derken aylar geçiyor. Olmuyor, olmuyor, olmuyor…

İşveren doğru ilan yayınlamıyor, aday doğru düzgün CV hazırlamıyor. Yönetici biraz dişli, rakip olacak adayı istemiyor ama onların dışındakileri de salak buluyor. Bu kısır döngünün içinde aday bir yandan sürünürken şirkette yapılması gereken işlerde göğe ulaşıyor. Özünde çok zor iş. İş bulmak zor ama doğru adayı bulmak da zor. Kariyer portallarında ki milyonların içinden doğru insan olduğunu firmanın gözüne gözüne sokman gerek yoksa sittin sene oturusun o bilgisayar başında. Bir de her gördüğü ilana bir şirketin hem uzmanlık hem yöneticilik hatta inanın abartmıyorum uzman yardımcılığı görevlerinin hepsine başvuran adaylar var. Hayır pek tabi işsizlik çok korkunç bir durum, o ruh halini anlamamam imkansız ama bu tutarsız davranış sadece iş bulma sürecini uzatır hepsi bu.

Bu da böyle kısa bir yazıydı. Masam hakkında biraz fikriniz oldu en azından. Yarın İTÜ’deyim. Gelince uzun uzun zirveyi yazarım.

Bu arada Artık Yıl’ınız Kutlu Olsun ;)

 

Gelecek Yazılar;

1-İTÜ zirvesi hakkında

2- Madonna bileti faciam

3-Selami hakkında her şey

4- Arçelik’te 1,5 saat

- vaay güzel oldu böyle yayın akışı gibi 

 

Bakın ne dinliyorum…

I forget about the consequences, for a minute there I lose my senses

http://www.youtube.com/watch?v=qQag6Efg7oY

Dürüstlük mü, Cesaret mi?

Dürüstlük mü?

Cesaret mi?

Böyle bir oyun vardı hatırlıyor musunuz biz küçükken? Büyükler bunun sonunu değişik şeylere bağlardı ya neyse siz o kısma gitmeyin. Çocukken kalabalık arkadaş gurubumuzun olduğu bir mahallede yaşadım. Annelerimiz komşu, bizler arkadaş, arkadaşlarımızın annesi de komşu annelerimizdi. (valla çok süper günlermiş bu arada) Yaz tatillerinde akşam üstü dışarı çıkar gecenin bir yarısı eve girerdim . Tam bir sokak çocuğuydum. Hava kararana kadar bisiklet hava kararınca renkli istop (morciverti tanıdığım yıllar) yakar top, saklambaç, kuka vs… İşte bir de dürüstlük mü cesaret mi?

8-10 kişi otururuz elimizde bir şişe döndür babam döndür. Sonra da dürüstlük mü cesaret mi? Dürüstlük diyince işte ‘sen Fatma’ya aşık mısın? Yok işte Cengiz’i hiç öptün mü? Karnende kaç zayıf var’ vs vs… Cesaret denince de ‘Git bakkala küfür et, işte Mehmet’in tasoları çal’ falan gibi çoğu pislik talepler gelirdi. Daha çoktu da aklıma gelmiyor.

Yani daha küçücük çocuklardık ve birbirimize sorardık. Dürüstlük mü Cesaret mi? Aslında o zamanlardan farkındaydık bu iki kavramın hayatın içinde neler neler neler ifade ettiğini.

Dürüstlük. Nedir dürüstlük? Ne kadar dürüstüz, herkesten önce kendimize?

Cesaret. Peki cesaret, ne kadar cesuruz hayatın içinde?

Ne dürüstüz ne de cesuruz, çoğumuz koyunuz. Cebimize giren paradan başka hiç bir şey ilgilendirmiyor bizi. Hayatımızı başkalarının eline teslim etmişiz. Hasbel kader bir şeyler yapıp aybaşı paramızı alıp cebimize koyuyoruz sonra da otlanıyoruz.

Kendimize hiç soru sormuyoruz. İçten içe alacağımız cevaplardan fena korkuyoruz çünkü. ‘Oğlum/Kızım sen ne yapıyorsun, ne ayaksın, senin hayatın bu mudur? Yook… hiç sorar mıyız bu soruları, şimdi ne gerek var azıcık aşım, kaygısız başım. Ben böyle mutluyum.

Kendimize dürüst olamıyoruz ki etrafa olalım. Cesaret, zaten hak getire. Çocukken mahallede taso zıplatıp, ip atlarken daha cesurduk. Ne oldu bize, kim sindirdi bizi? Bir adım atmak bu kadar mı zor?

Hepinizin başına gelmiştir. Hatta çoğumuz da zaman zaman yapmışızdır bu kaypaklığı…

‘Yok arkadaşlar bu böyle olmaz konuşalım Murat Beyle, bu böyle olmaz alt tarafı 1 TL daha fazla ödenecek. Bak Aslı’da dün bütün gün kıvrandı mide ağrısından eee bugün de ben iyi hissetmiyorum daha çorba da başladı’

‘Servis, neden planlamada ki herkesi kapsının önünden alıyor da ben her sabah 2 km. yol yürüyorum. Kemal’de öyle. Hayır bizim ara sokaksa onların da ara sokak konuşalım bu konuyu olmaz böyle’

‘Bu senenin zam oranı %4 olarak belirlenmiş. Kesinlikle verilen sözler tutulmuyor. Minimum %10 artış olacak diye söylenmişti plan, program, bütçe ona göre ayarlandı ama şimdi olmaz ki…  Giderler azalmıyor  nasıl gelecek aybaşı… Bu konuyu konuşalım arkadaşlar’

‘Arkadaşlar, ofis bu kış çok soğuk, yazın yandık kışın donmayalım. Bu konuyu görüşelim Şerif Bey ile bir çözüm bulsun’

Bu örnekler o kadar çok ki… Ben yazarım da siz okurken sıkılırsınız diye burada kesiyorum. Tüm bu konuşmalar en az 5, 6 kişi ile yapılır. Çözüm için yönetici ile konuşmaya gidersiniz. Hani hep bir cengaver vardır ya önden gider (bu arada 1 tane de olsa onlar iyi ki var) kapının tokmağını tutar ve son kez arkasına dönüp, arkadaşlarına bakar… Fakat arkasında kimse olmaz.

Eee neredesiniz? Hani değişmesi gerektiğine inandığınız konular vardı. Hani konuşmak, anlatmak gerekirdi. Hani hep beraber gidip konuşuyordunuz.

Ya biz neden bu kadar korkak olduk? Hadi soruyu değiştiriyorum. Biz korktukça ve sustukça battığımızı nasıl fark etmiyoruz? Ya tamam korkak olduk da ne ara bu kadar aptal olduk? Hadi aptal da olduk da ne ara bu kadar sahtekar olduk? Ne ara başladık ruhumuzu, eşimizi, dostumuzu, fikrimizi satmaya?

Aybaşı aldığınız o para hem emeğinizin hem sattığınız onca şeyin karşılığı mı lütfen bir daha düşünün.

Dürüstlük mü?

Cesaret mi?

 

 

 

 

 

 

Karşı Masaya Benden 3 Orta Kahve

Güzel, güneşli insanın içini taze taze umutlarla dolduran bir Pazar’da bitti bitiyor.

Azıcık dedikodu yapalım mı? Haydi Başlıyorum!!!

Bugün kahvaltıdan sonra attım kendimi sokaklara. Selami ile buluşacaktım sonra vazgeçtim.(Selami hakkında detaylı bir yazı yazacağım bir ara ;) Neyse çıktım dışarı çaktırmadan bir sigara, kahve keyfi yapmak için annemi de ektim. Gittim oturdum kafenin en çok güneş alan masasına. Orta şekerli kahvemi söyledim (daha hiç orta gelmedi ya o kahve  neyse yine bal gibiydi – o zaman sade söyle orta gelir demeyin denedik herhalde) neyse kahve geldi yaktım bir de sigara epeydir içmiyordum pek iyi geldi (Kamu Spotu: Sigara size ve çevrenize ciddi zararlar verir.) Keyif on numara… Baktım karşı masamda 3 kız konuşuyor. Nasıl dertliler nasıl. Maaş alamıyorlar, sigortaları eksik ödeniyor hatta çalışanların bir çoğu da sigortasız. Son zamanlarda yemekler de epey kötüleşmiş.

Tabi ben kafamda ki bir sürü sesi susturdum ve başladım dinlemeye;

Arzu: Kızım gittim konuştum ‘Nurullah Bey ben muhasebedeyim her şeyi görüyorum satış da var, tahsilatta neden ödemeler gecikiyor’ diye çat çat söyledim. Yok duvardan ses var adamdan yok

Kamile: Ya kızım git allah aşkına yalancı herif hani sigortalar yeni yıldan itibaren brüt maaş üzerinden yatacaktı ne oldu         e-bildirgeyi verdim yine herkes asgari…

Ayhan: Aman ya hep aynı hikaye ben 3 yıldır bekliyorum hayır işin kötüsü artık alıştım, kabul de ettim yani nihayet beni de bozdular…

Kamile: Asıl işin fenası geçen bir kadın geldi ya catering firmasından gelmiş o Yenibosna’daymış yerleri. Anlaşılmış o firma ile 2,47 mi neymiş menü fiyatı allahım ne getireceker çok merak ediyorum, illa birileri zehirlenip, zarar görecek onu bekliyorlar

Arzu: Bulsam bir yer hemen kaçacağım ama yok kariyer’den bir sürü başvuru yaptım henüz dönen eden yok valla bilmiyorum ama böyle zor yürümez iyice mutsuzum.

(isimlerini bildiğime göre, masaya daldığımı anladınız)

Sigaramı söndürdüm ‘selam kızlar, yalnız çok sıkıldım yanınıza gelebilir miyim’ dedim. he he o kadar şirin sordum ki hayır demeleri imkansızdı.

Onlar kahvaltıyı henüz bitirmişlerdi. Kendilerine kahve söyleceklerdi hadi dedim bende 1 tane daha içeyim. Söyledik 4 orta(!) kahve…

Ben de sizin yaşadıklarınızı yaşadım zaman içinde. Şimdi de İK’cıyım ve anlattıklarınız doğrudan ilgi alanım. Nerede çalışıyorsunuz sakıncası yoksa öğrenebilir miyim? ………………… Aldığım cevap inanılır gibi değildi. Şimdi burada o ismi açıklamam pek tabi etik olmayacak. Zaten kızlara da söz verdim. Ama o kadar üzüldüm ki duyunca bir de işveren markalarıyla, kusursuz, markalaşmış İK departmanları ile car car bağırırlar ortalıkta. Videolar çekerler, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden mezun (!) İk direktörleri atarlar bla bla….

Ya yapmayın gözünüzü seveyim önce iç müşterilerinize pazarlayın kendinizi, düşürmeyin değerinizi. Siz sosyal medyada istediğiniz kadar reklam yapın, dilediğiniz kadar renkli görüntüler sergileyin. 3, 5 seçilmiş insan ile yapılan reklamlar bir yere kadar. İnsanları aptal yerine koymayın artık. Alın işte en olmadık yerde kendi çalışanlarınız bizzat iş ortaklarınız yapıyor reklamınızı.

Cidden çok üzücü ama. Şirketinizin 3 çalışanı öylesine keyifli bir pazar sabahında çıkıp birbirlerine dert yanıyorlar. Kocaman kocaman şirketler, renkli röportajlar, bilindik markalar ama içleri boş bomboş. Yazık size çok yazık.

İşin kısası canım sıkıldı. İnandığım, güvendiğim içinde bir numara var zannettiğim firmaların da böyle kof olduğunu görmek üzüyor insanı.

Neyse dünya tatlısı 3 kişi tanımış oldum. Hadi cümleten kolay gelsin kızlar, sevdim sizi ;)

“Okyanuslarda kulaç atabileceğine inansaydın, sığ sularda ayağını ıslatıyor olmazdın” dedim kendime

 

Okyanuslarda kulaç atabileceğine inansaydın, sığ sularda ayağını ıslatıyor olmazdın.

Hayatta en önemli şeylerden biridir farkındalık. İnsan, hayatı yaşadıklarının farkına vararak yaşamalı. Yaşamak denen ciddi mevzu aralarda kaynamamalı. Her an, yaşadığı her şeyin farkında olmalı. Kim olduğunu, ne olduğunu sorgulamalı. Zaman zaman bu soruları sorsak kendimize en dürüst, en açık yürekli cevapları verebilsek hayat ne kadar güzel olur…

Ben bir süredir, o soru sorma halini dolu dolu yaşıyorum. Her sabah, her akşam, aklıma geldiği her an kendime sorular sorup, aldığım cevaplar karşısında dehşete düşüyorum.

Ben neredeyim?

Burası olmak istediğim yer mi?

Ben ne yapıyorum?

Bu yaptığım, yapmak istediğim şey mi?

İşte bu soruları sordukça ve cevapları aldıkça üzüldüm kendime. Yazık ki hiç birine verdiğim cevapla, vermem gereken cevap aynı değildi. Ne yapmak istediğim işi yapıyordum, ne de olmak istediğim yerdeydim. (yapmak istediğim işi yapsaydım, orası bir anda olmak istediğim yer halini alır mıydı? evet, alırdı) Peki dedim ‘nereye kadar’ daha ne kadar bir başkasının hayatı gibi yaşayacaksın hayatını. Hayat denen olayı bu kadar sıradanlaştırmak ve hafife almak doğru muydu?

Ya umduğundan daha kısaysa bu yolculuk. Ya hayallerinin yarısında son bulursa, değmez miydi istediğin ve hayal ettiğin hayata adım atmaya. Düşündüm, kafamın içinde 1 ton taş varmış gibi ağırlaşana kadar düşündüm belki de… Yattım, kalktım, yedim, içtim düşündüm. Hayallerin var dedim bir tarafta, evet bir tarafı boşluk elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey yok belki ama…Peki elimle tutup, gözümle gördüklerim nelerdi, hayallerime çıkma ihitmali olmayan çıkmaz sokaktan başka? Son kez sordum “değer mi?”  ”değer”

Ben yeni yepyeni bir hayata adım atma şansını kendime verdim. Seçimi beklentilerim ve hayallerim şekillendirdi. Gücümü elime alıp, gidişata dur dedim. Pek de iyi ettim. Yeni bir işe merhaba demek üzere eskisine veda ettim. Bu arada yukarıda da dediğim gibi hayalini kurduğum işi yapsaydım orası benim okyanusum olurdu pek tabi… (bu arada çok da etik kızımdır ölürüm de yediğim kabı pislemem:) Şaka bir yana güzel bir son yazdım eski işyerimde. Nokta koymak, satırbaşı yapmaktan daha zordur. Çünkü yeni satırın bir adım öncesi hep o koyduğun son noktadır. Güzel bitirmek güzeldir. (sadece işi değil bu arada her şeyi)

Seçme şansınızı kullanın ve hayatı seçin. Size öğretileni, diretileni değil gerçekten istediğinizi ve hayalinizi seçin. Siz siz olun hep SİZ olun, başkası değil.

Okyanuslar bizi bekler. 


 

Umarım karşıma çıkan bu yeni insan, Mustafa Yeşil gibi insan olmayı patron olmaya değişmemişlerden olur. Güzel noktama yakışan yakışıklı bir satırbaşıdır.

 

 

100 Yaşında Delikanlı

 

Bu sıralar Abdi İbrahim adını daha sık duyuyoruz değil mi?

Abdi İbrahim 1912 yılında Küçükmustafapaşa’ da eczane olarak başlamış işe. Burada uzun uzun tarihçesini anlatmayacağım firmanın zaten google’da yeteri kadar bilgi var. Benim ilgimi firmanın 100. yılında yaptıkları çekti.

Önce Van Gogh’dan başlamak istiyorum. Resim sanatının kilometrotaşı Van Gogh. 1853 Hollanda doğumlu ressam, 1880′li yıllardan sonra resim sanatına başlamış. Sanatçı en önemli eserlerinin ömrünün son iki yılı içinde yapmış ve dünayanın en pahalı eserleri arasında yer almış bunlar. Günümüze dair ulaşan bir çok bilgi kardeşi Theo ile olan yazışamaları sayesinde olmuş. Hayatını epey okumaya çalıştım okuduğum kadarında da iki defa aşık olup reddedildiğini okudum. (Koskoca Van Gogh bile…. gerisini siz düşünün) Sanatçının hastalığına dair bugüne kadar 30 farklı teşhis konmuş ama çoğumuzun bildiği gibi ciddi ruhsal hastalıklar geçirmiş. Manik depresif olduğu söylenen Van Gogh kendini göğsünden vurup intihar etmiş. Bu arada ilgimi çeken bir bilgi daha var ki; sanatçının son dönem eserlerinde ağırlıklı olarak sarı rengi kullandığı fark ediliyor bunun da tıbbi bir rahatsızlıktan ileri geldiğini düşünülmüş. Sarı renkle ilgili daha bir çok teori vardır .

Neyse işin kısası şu ki Van Gogh İstanbul’da… Abdi İbrahim’in 100. yıl hediyesi. Dijital Van Gogh “çerçeve yok içindesin” sloganı ile Singapur’da ki dünya prömiyerinin ardından İstanbul’da. Van Gogh Alive, dahi ressamın en ünlü eserlerini 3000 üzeri dijital imaj ile çerçevenin içinden çıkarıyor. Sanatseverler için müthiş bir deneyim olacak. 10 Şubat – 15 Mayıs tarihleri arasında Antrepo 3 Karaköy’de. Gidiniz görünüz derim ben. (ben, bizim kızların -dur, şimdi çok kalabalık biraz bekleyelim nazlarını çekiyorum henüz)

Abdi İbrahim’e bizlere yaptığı bu güzellik için teşekkür ederiz.

Gelelim bir diğer mevzuya o da yine firmanın 100. yılında televizyonlara verdiği reklamlar. Ben, onları da çok başarılı buldum. Hele bizim millete belki biraz akıl verir. İlaç içerken ikram eden bir milletiz biz. Kahve içtik birgün arkadaşlarla, başım ağrıyordu çantamdan ağrı kesiciyi çıkarıp içtim ve sonra gayri ihtiyarı ‘içen var mı?’ dedim. Yok artık sanki şeker ikram ediyorum. TV’de dönen spot-reklam karşımı mevzuyu da çok beğendim. Gerçi yok reklam demek doğru değil sanırım. Her neyse o zaman ne diyoruz;

‘Doktorculuk oynamayın. Bilinçsiz ilaç kullanmayın’

Ve geçelim bir diğer konuya. O da firmanın sosyal medyaya atılması. Boşa demedim 100 yaşında delikanlı diye.

Böyle manzaralar çok mutlu ediyor beni. Abdi İbrahim’e bu taze kanı kim pompalıyorsa şayet eline, aklına sağlık. Darısı yerinde sayan tüm şirketlere.

 

 

Seth Godin İstanbul’da

Ben para kazanmaya sanırım 8 9 yaşlarında başladım. Annemin televizyonun üstündeki kuğu biblolarını bakkalın yanında ki küçük dükkanı işleten Muzaffer Amca’ya satarak… Sanırım babamın bizlerle biraz ilgisiz ve uzak oluşu o zamanlarda işlemişti kafama ‘para kazanmalısın kızım’ tuzlukları, şekerliği ve küllükleri satarak devam ettim küçük tüccarlık yaşantıma. Yaşım büyüdükçe toptancıdan çorap, uçlarına dantel işlediğim küçük havlular, tester parfüm hatta Tahtakale’den iç çamaşırı derken sattım durdum :)

Satışı-pazarlamayı oldum olası sevdim evet şartlar falan desek de özünde sevdim hep. Sonra da zaten aile dostumuzun şirketi olan bir çelik firmasına satışçı olarak girdim o zamanlarda çok gençtim taş çatlasın 18… :)

İşin özü severim pazarlama kafasını. O sebeple bugün Godin’in burada olması da yakından ilgilendirdi beni. Kimileri ‘Guru Gürültü’ dese de ben, çoğunlukla aynı fikirdeyim Seth Godin hakkında. Mor İnek’ de çok ama çok hoşuma gitmişti.Ama İK zirvesi için izin al, aysonu İTÜ zirvesi için izin al bir de pazarlama gurusu için izin alsam ‘kızım sen ne ayaksın’ derler diye oturdum yerime. (zaten çok pahalıydı) Neyse program başlar başlamaz açtım Twitteri sağolsun gidenler sıcak sıcak paylaştı konuşulanları, anlattıklarını Godin’in. Şimdi size biraz Godin’den bahsedeyim (Ben değil Wiki bahsedecek) Sonrada bugüne dair 30 tweet paylaşacağım sizinle; Okumaya devam et

Bana Göre Zirve

Hepinizin malumu geçtiğimiz hafta 15-16 Şubat tarihlerinde İnsan Kaynakları Zirvesi vardı Lütfi Kırdar’da… Ne yazıktır ki ilk gün orada olamadım. Büyük bir kısmını web üzerinden izleme şansım olsa da orada olmayı çok ama çok istedim. Neyse ki Aydan’ın tweetleri sayesinde (ve tabiki de İpek Hanım’ın) anahtar mesajları yakalama şansım oldu.

Zirveye dair öncelikli söylemem gereken (ki bu katıldığım ilk zirve) gayet iyi hazırlanılmış olduğuydu. Salon, konuşmacılar, sunum,  mekan, standlar hepsini çok beğendim.

2.gün sabah erkenden oradaydım. Ana oturum konuşmacılarını dinleyerek başladık güne.  İkinci günün ana oturumları zaten çok kısaydı malumunuz. Fazıl Oral ve Justin Allen konuşmalarını özellikle çok beğenerek ana oturumları noktaladık.

Fazıl Oral insanların üçe ayrıldığında bahsetti. Hasta-Normal-Sağlıklı… Yazık ki sağlıklı insan hiç yok denecek kadar az. Belki normaliz o da zaman zaman :) Şu benim çok sevdiğim son yılların bana göre en iyi reklam videosu Profilo’nun 2011 Anneler Günü videosunu izletti bize bunlardan birkaçını duyduysanız normal yok hepsini ve çok sık duyduysanız geçmiş olsun dedi :) Toplantılardan bahsetti Oral. Girer konuşur, konuşur sıfır sonuçlarla çıkarız körler savaşından dedi. Liderlerin aslında çok yalnız insanlar olduklarından, okul bilgisinin sadece sınavlara, hayata hazırlamadığından bahsetti o çok dinlenilesi tarzıyla. Koçluğun artık ciddi bir mevzu olduğunu sanırım Amerika’da artık bu konunun 4 yıllık fakültelerde eğitimlerinin verildiği bilgisini paylaştı. Doğru koç ile temasa geçmek gerekliliğinden bahsetti. Çok severek çok keyif alarak dinledim kendisini.

J.Allen teknoloji ağırlıklı konuştu bizimle… Workday markasını bekliyorum heyecanla. Yakında duyacaksınız SAP ve Oracle’ın yeni sahibi.

Sonrası adeta maraton. Ana oturumlardan sonra ilk tercihimiz Toygan Pulat ve Stephen Cunningham’in ortak götürdüğü Vodafone’un Penceresinden Yetenek Yönetimine Bakış oldu. Muhakkak ki çok hoş bir programdı ama ağırlıklı olarak Vodafone hakkında bilgi sahibi olduk. Red Academy vs… Yurtdışı ile Türkiye’de ki İK arasındaki bağlantıların nasıl sağlandığı, rutin toplantıları vs hakkında yaklaşık 30 dakikalık bir dinleti oldu bizler için.

Ardından Akkök Holding sunumu ilgimizi çeker diye düşündük fakat seminer süresince beni en az etkileyen o oldu. Sıkıntı mentör vs ile ilgili değildi kesinlikle ama insan böyle bir zirvede daha bulunmaz, kolay kolay karşısına çıkmayacak bilgileri ve sunumları görmek istiyor pek tabi. Orada aradığımı bulamadım ki bu gayet olası bir durumdu.

Daha sonra kısa bir öğle yemeği molası ve yeni oturumlara kadar stand gezme… Kariyer.net’in standı holün girişince oldukça genişti. Tüm katılımcıların mola adresi oldu. Sabah saatlerinde stand hostesleri Kariyer dergisinin yeni sayısını bir defter bir de kurabiye ikram ederek karşıladı konukları. Bir çok organizasyon, işe alım ve diğer hizmetleri sunan danışmanlık firması ile tanışma faslım ve ardından Secret CV standı. Kariyer portalları içerisinde en ufak ama en aktif olan stand. Gün boyu çekilişleri hemen katılan herkesin gidip önündeki fotoğraf çekildiği alanı, komik ve kocaman karikatürlerinizin yapıldığı gayet cici bir standı vardı. Yenibir.iş ve Hürriyet İK aynı alana konumlanmışlardı. Yenibir.iş’in de gayet sıcak stand hostesleri yeni sayı dergilerini ve Steve Jobs kitabını hediye etti bize.

Durma değiş dedik ben cadı, Aydan melek, Oya’da palyaço oldu. Gayet eğlenceli fotoğraflar, Vodafone stand ziyereti, Açıksınıf ziyareti derken program başlamadan Mehmet AUF mentörlüğünde enocta’nın kısa bir tanıtımına katıldım. Çok ilgimi çekmemekle birlikte gün gelir işe yarayabilir diyerek oradan ayrıldım.

Bundan sonra ki durağımız Açıksınıf eğitimlerinin olduğu Hisar Salonuydu. Bora Özkent ile başladı. Çalışan Deneyimi Yönetimi. Hani az önce bahsettiğim mevzu vardı ya insan orada farklı bilgiler ve farklı bir sunum istiyor diye. İşte tam bunu buldum Bora Bey’in sunumunda. Hatta sunum bitiminde kartvizitimi paylaştım kendisiyle sunumun belli kısımlarını paylaşabileceğini söyledi.  Bora Bey 1930′lar ile günümüzü kıyaslayan bir tablo ile başladı konuşmasına. Yönetim şemasının o yıllardan günümüze dek çok değişmediğinden bahsetti. O günlerden beri hala yönetimin birbirine benzeyen elemanları istihdam etme çabasında oluşundan bahsetti. 60 saniyede neler olduğunu konuştuk. Mesela 60 saniyede 168 milyon e-posta gönderiliyor, 100 yeni linkedIn hesabı açılıyor vs.  İK’cıların özellikle marketing bilmesi, kendilerini ve şirketi iç ve dış müşteriye pazarlaması, çalışanı şirkete aşık etmesi gerekliliğinden söz etti ki bu çok doğru. Bana göre İK kesinlikle kendini çok iyi pazarlamalı patron zihniyetinde İK sadece giderdir çünkü :) Gerçek markalaşmanın İK ile mümkün olduğunu ve birçok şirketinin İK markasının şirket markası önüne geçtiğini söyledi. Bu adımda aklıma Turkcell geldi herkes Turkcell’ in İK’sından bahsederken markanın zirvede hiç olmaması garip diye geçirdim içimden. Bora Özkent eğitimine dair en hoşuma giden cümle ise şu oldu; Erkeklerin evlendikten sonraki değişimi, çalışanların firmaya girdikten sonraki değişimine benzer :) Evliliğin kıyısından şans eseri dönmüş biri olarak cümlenin ikinci kısmına katılmamak içten bile değil :) İK’nın erişilebilir olmasından artık işe alım uzmanı değil işe giriş deneyim yöneticisi olmak gerekliliğine kadar hakikaten zihnimi pırıl pırıl yapan bir oturumdu.  İş görüşmesi markanın ilk temsil anıdır dedik ve noktayı koyduk.

Kısa arada Çiler Yıldız‘la karşılaştım. Çiler Hanım ben henüz blogspot adresimde yazarken aniden birgün bana mail atmıştı. O zamanlar Paris’e gitme projesi var ( ki sonra Paris, İspanya oldu) heyecanlıyım, kuzenim orada onu özlemişim vs arka fon pembe Eiffel kulesi -bak şimdi hani bu kadar da olmaz ki gel İK yaz arkası pembe Eiffel :) Neyse hadi hepsini geçtim fonun renk değişimleri yazının bazı yerlerinin zor okunmasına sebep. Çiler Hanım’da bana bu konuda mail atmış -bak okunmuyor değiştir diye… Tabi hemen girip fon renk, desen ne varsa değiştirip kendisine bir teşekkür maili atmıştım. Orada da karşıma çıkınca hemen koştum yanına kısacık kendimi hatırlattım 28 Şubat’ta İTÜ zirvesinden sonra tabletine katılacağımı bildirdim beni unutmasın diye bir de kartvizitimi verdim :)

Derken Elif Duru Gönen saati…

Bazı insanlar cidden evrenden torpilli. Fazla cici, fazla samimi, fazla iyi niyetli, fazla akıllı ne bileyim fazla işte fazla :) Elif Hanım’da tam bunlardan. Nefis ama nefis bir programdı.  Değişen kuşaklar, dönüşen liderlik dedik. Konu her seferinde dönüp dolaşıp Y kuşağına geldi. Yeni nesilin daha zeki olduğundan bahsettik. Her yeni neslin ebeveylerinden %5 daha zeki dünyaya geldiği, IQ’nun her 10 yılda 3 puan arttığını öğrendik, konuştuk,  tartıştık. Çalışanlardan bahsetti, artık sözlere, değerlere değil, hareketlere inanıyor çalışanlar.  İşe alım ve işten çıkarma durumlarının şirket değerlerini doğrudan yansıttığından bahsetti. Benim en çok ilgimi çeken Zappos paylaşımları oldu. Zappos ziyaretine dair fotoğraflar vardı sunumunda. Boyner yayınlarından çıkarılan (Türkçe çevirisi ile tabiki ) Mutluluk Dağıtmak kitabını kesinlikle önerdi.  (Hatta sanırım yazı bitince çıkıp alacağım.) Hala çalışanlarının isimlerini bilmeyen yöneticilerin varlığından, hala toplantıya girince “çocuklar” diyen hitap eden üstlerin varlığından söz etti. Çalışanların hayatına dokunulmadığından yazık ki kişiyi hala bir bütün olarak ele alamadığımızdan…  (Bu arada özellikle tavsiyemdir ki zirveye dair çok ince, çok akılda kalan notlar bulabilmeniz adına eğer hala takibinizde değilse Aydan Çağ’ı takibe alın ve zirve notlarını okuyun, tüm zirve boyunca tweet atarak konuyu çok sıcak aktardı) Artık dinlemeyi öğrenmeli yöneticiler, hiyerarşik yapının sadece verimliliği ve samimiyeti öldürdüğünün fazla ve gereksiz yerde ki ciddiyetin sadece çalışan ile yönetici arasına kocaman kocaman aşılması imkansız duvarlar ördüğünü artık fark etmeliyiz. Yazık ki hala iş bilincinin, saygının ve hiyerarşinin akşam olsa da eve gidip şunu boynumdan söküp atsam denen kravata bağlı olduğunu düşünen yöneticiler var. Ben hep diyorum zaten eğitimleri önce yöneticiler almalı, gençlerin onlardan daha çok şey bildiğini kabul etmeleri gerek artık. Hani bir söz var ya (tam doğru aktaramasam da mesajı alacaksınız.) 15 yıllık tecrübe ile bir işi 15 yıl aynı şekilde yapmayı karıştırmamak gerek. (Serhat, yanlışsa düzelt) İşte bu hesap bu eğitimlere benden, Aydan’dan önce yöneticiler katılmalı mesela Aydan’ın işbaşvurusu yapacağı şirketlerin yöneticileri… İdealleri olan gençlerden korkmamayı öğrenmeleri için!  Elif Hanım’a dönmek gerekirse bayıldım_dık. Eğitim biter bitmez yine hemen koştuk yanına. Blogger kimliğimizi çok sevdiğini hissettik :) Biz dedik sizden eğitim istiyorum -tabi dedi hemen -hangi şirket yok dedik şirket falan yok biz öyle bireysel sizden öğreneceğimiz şeyler var ve bunlar için bir eğitim. Bize ne cevap verdi biliyor musunuz? -Ne eğitimi Allah aşkına bir kahve içeriz ne öğrenmek istiyorsanız ben anlatırım. Hala böyle insanların, maddeci değil de gerçekten faydalı olmayı çok şeyin üstünde tutan insanların varlığını görmek en azından benim için (eminim diğer arkadaşlarım için de) nasıl bir umut ışığı size tarif edemem. Bu hissi son birkaç haftadır Banu Çakar’da bana yaşatmıyor değil. Olduğu yerde kalmıyor yazdığın bir yorumu unutmak yerine sitene girip yazın hakkındaki fikrini paylaşıp sana tekrar moral olmaya çalışıyor. Böyle arada bir umudunu yitirdiğin zaman bu insanları çıkarıyor evren karşına vazgeçmemen ve birgün böyle olmayı hedeflemen için. İpek Hanım mesela onca işinin gücünün arasında akşamın köründe bana telefonda neler yapmam gerektiğini anlatıyor. İşimle, gücümle, sitemle ilgili. İşte o zamanlar diyorum ki doğru yolda olduğun için doğru insanlar hep yanında olacak merak etme…

 

veeeee…. geçiyorum bambaşka bir doğru insana Sunay AKIN :)

Beyefendi de torpillilerden kim ne derse desin. Allah’ın iyi niyet ve sevgiyi bolca bahşettiği kullardan. Seminer saati başlamadan konuşmaya başlayıp – ya ben nasıl olsa son konuşmacıyım giden gider ben devam ediyorum diyenlerden. Açık sınıf salonunu tıka basa doldurup insanların ayakta falan demeden 1 saat dinlediği şahane bir program. Haydi dedi -Nuh’un Gemisi kalkıyor hazır mıyız? Hazırız hocam sen anlat biz dinleriz ula! :)

Sunay Akın bize Düşünce Kapılarınızı Aralayın dedi. Dışardaki duvarlar yıkılır siz içerideki duvarlarla ilgilenin dedi. Boşverin hisse senetlerini siz hissi senetlere bakın dedi. Ne güzel dedi. Ay’dan, uzaydan bahsetti, okuyanla-okumayan arasında dengesizlikten, Muzaffer Gökmen’den bahsetti. 60 yıl önce şuradaki boş alanı kütüphaneyi genişletmek için kullanalım denildiğinde -olmaz efendim, oraya cenaze arabaları park ediliyor diyenlerden bahsetti. Kadın ve kitabın kıymetinden bahsetti (ya da tam öyle değildi de ben öyle anladım) :) Yazın dedi. İnsan olmanın izi mürekkep dedi. Bilginle fark yaratırsın, bilginle beslenir, beslersin dedi. Kocaman kocaman alkışlarla açıksınıf’ın katılımcılarına hediye ettiği kitabını imzalamaya gitti.

Çok ama çok keyifli geçti açıksınıf oturumları. Benim zirve yazım da ancak böyle olurdu. Ben heyecanla Çağın İK’da yazılacakları bekliyorum. Ama kaynağım insan, yetenek ve kariyer, Banu Çakar ve Merve Karabağlı’nın bu konuda yazdıklarını henüz okumadıysanız kesinlikle öneririm.  Bu arada ben çok sevdim, hemen 2013 zirvesi gelsin istiyorum (bakın 30 olmayı bile göze aldım siz anlayın ne çok sevmişim :)

Bu arada 28-29 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde İtü’nün İnsan Kaynakları Zirvesi’nin 3 gününde de orada olmayı planlıyorum. Eminim o da çok faydalı olacak benim için. Şimdilik hoşçakalın, sevgilerimle. Pazar’ın kalan saatleri güzel geçsin.

 

 Not: Yazının önizlemesine bakarken ne kadar çok güldüğümü fark ettim, müdahele edecektim ki madem gülmüşsün yazarken, bırak kalsın dedim. 

Ah Benim Yorgun ve Mutlu Kalbim! Bu Yazım Sana Hediyedir.

Şimdi Sevgililer Günü gelmiş yazmasam olur mu dedim? Kızım bak blogun adı ik burada dedim azıcık adı ile müsemma ol dedim. Yok ne dediysem kendime söz geçiremedim. Sonra da aman ne halin varsa gör çakma İK’cı dedim. İki Gülsün’ü attım ortaya atıştılar ve yine aynı laf anlamaz Gülsün kazandı.

Efendim, tamam uzun uzun yıllar devirmedim. 10 tane adamı 10 parmağımda döndürmedim ama benim de var elbet yazacaklarım bu nadide gün için.

Yıllar yıllar önceydi (desem de siz inanmayın kaç yaşındayım ki daha, ne kadar uzun yıl olabilir ) küçük, herkesin herkesi tanıdığı bir mahallede yaşıyorduk. ( Florya Kavşağı, Bilgi Sokak. Selam Olsun) mahallede bir grup kız ve takdir edersiniz ki bir grup da erkek var. Bir 14 Şubat günü herkes bulmuş bir manita elinde yampirik bir kırmızı gül mahallenin çeşitli köşelerinde konuşlanmış. Ben ise  Manço’yu gezdiriyorum. ( Manço bizim buldok köpek, rahmetli buldok köpek ) ama inanın cool kız olmak için değil cidden hayvanın ihtiyacı için. Neyse ben elimde Manço, geziyorum sokaklarda epey korkunç irice bir köpekti kendisi arada aklımdan geçiyor şunların üstüne salsam mı diye. (Şunlar = o sevimsiz çiftler ) Okumaya devam et

Ölüm mü? Daha Çok Erken

Hayat garip. Ne zaman ne olacak, bizim için neler planlıyor çoğu zaman bilemiyoruz. Umutsuz ve acılar içinde başladığımız bir günü dünyanın en mutlu insanı olarak bitirebiliyoruz. Hep güzellikler yaşamayı dilesek de çoğunlukla mümkün olamıyor ne yazık ki.

Geriye dönüp baktığımızda hayat aslında bir kaç güzel anıdan başka bir şey değil. Ben, bugüne güzel açtım gözlerimi. Mutlulukla, umutla. Zaten sabah ki postta size hissettirmiştir ruh halimi. Doğum günü gibi bir mevzu pek tabi keyif verir insana.

Öğleden sonra kutladığımız doğum gününün ardından masama döndüğümde önce Twitter’ da neler var diye bakmak istedim. Elif Şafak yakın takip ettiklerimden ve bir kaç sefer Gamze isimli birinin blogundan söz ediyordu. İlk gördüğümde  zaman ayırıp bakamasam da baktım bu konu ile paylaşımlara devam ediyor, dayanamayıp tıkladım linke… Okumaya devam et